26 Mayıs 2018 Cumartesi

SAMET OCAKOĞLU: "27 MAYIS DAVAMIZ, DAVAMIZDAKİ TALEBİMİZ İLE BU KERE İSTİNAF MAHKEMESİNE TAŞINDI..."

27 MAYIS DAVASI DAVACISI SAMET OCAKOĞLU'NUN
DAVASININ HUKUKİ SÜRECİ HAKKINDA KAMUOYUNU BİLGİLENDİRME
BASIN AÇIKLAMASI
 27 MAYIS DAVAMIZ, DAVAMIZDAKİ TALEBİMİZ İLE BU KERE İSTİNAF MAHKEMESİNE TAŞINDI.
Kamuoyunda 27 Mayıs Davası olarak bilinen ve 6 yıldır süregelen hukuki süreçten geriye gelecek nesillerin ve milli iradeye aidiyeti olan güzel insanların yüzünü ağartacak tek bir cümle dahi ürettirilmemiş fazilet mücadelemizi türlü olumsuzluklara rağmen istikametimizden sapmadan ve niyetimizi terk etmeden sürdürülüyor. Bu süreçte vicdanlarımızı en ileri halde acıtan ve toplumun adalet anlayışını sızlatan cevaplar ve değerlendirmeler önünde kalırken, kayıtlı hukukumuzu kaf dağının ardına arar hale getirildik.

27 Mayıs 1960’da TBMM 11. Dönemi ve 23. Adnan MENDERES Hükümetini doğrudan hedef alarak Anayasa ve TCK ihlali ile ve Devlete karşı baskın bir kalkışma ile TBMM’yi fesih ederek, ülke yönetimine el koyan 27 Mayıs Askeri Darbesinin silah zoru ile uyguladığı yaptırımlar sürecinde Anayasal Milletvekilliği ortadan kaldırılan davacı Samet Ocakoğlu’nun merhum babası TBMM 11. Dönemi DP Manisa Milletvekili merhum Orhan Ocakoğlu’nun Anayasa, TBMM İç tüzüğü ve Tüm Hukuki Mevzuat dayanağıyla sürmekte olan Milletvekilliği süresinin ortadan kaldırılması ve bu hukuk dışı ortamda Milletvekili Yasama görevi ile birlikte Milletvekili özlük haklarında elinden alınması vakası neticesinde olay tarihindeki meri hukuka ve günümüz hukukuna göre yasa dışı olarak 18 aylık Milletvekili özlük haklarının da gasp edilmiş olduğu gerçeğinde darbe mağduru Manisa Milletvekili merhum Orhan Ocakoğlu’nun 18 aylık Milletvekili Maaşının, Anayasa ve TBMM İç tüzüğü ile konuda görevli Anayasal Organ olan TBMM Başkanlığınca, Mahkemenin denkleştirici adalet ilkeleri ile tespit edeceği miktar esas olarak hak sahibi davacıya ödenmesi talepli davamızın Ankara 26. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2013/667 E-2014/51 K sayılı dosyasındaki
YENİDEN YARGILANMA BAŞVURUSU
"Yeniden Yargılama" başvurumuz aynı zamanda ilk davamızda olduğu gibi 27 Mayıs Askeri Darbesi mağduru tüm 11. Dönem DP Grubu üyesi Milletvekilleri ile 23. Adnan Menderes Hükümeti üyesi Bakanlar ve 27 Mayıs Askeri Darbesi yaptırımları ile görevden alınan ve düzemce suçlamalarla Yassıada’ya götürülen yüksek Bürokratlar için pilot davadır.
Davamız demokrasiye, milli iradeye ve Anayasa hukukuna aidiyeti olan herkesin ilgi alanında olan bir rejim davasıdır. 
Davamız demokrasiye, milli iradeye ve Anayasa hukukuna aidiyeti olan herkesin ilgi alanında olan bir rejim davasıdır. Hukuki süreci ve neticesi sadece davacıyı veya davacı- davalı ilişkisini değil çok geniş bir kapsamda ülkeyi ve geleceğini organlarıyla, demokratik kurumlarıyla ve hukuk devleti ilkeleri ile ilgilendirmektedir.
14 Mayıs 1950’ de millet tarafından Milli İrade’nin gücü ile tesis edilen ve demokratik parlamenter rejimimizin temeli olan çok partili hayatın bir kesimini, anayasa ve evrensel hukuku ihlal ederek kesintiye uğratan 27 Mayıs 1960 darbesinin doğrudan muhatabı olan muhterem kesimin mağduriyetlerinin tazmin hukuku ile giderilmesi, darbe yaptırımı ile gasp edilen bütün haklarının iadesi ve 27 Mayıs 1960 darbesinin olayları silsilesi içindeki Anayasa ihlali suçları dahil olarak bütün suç ve suçluluk hallerinin ortaya çıkarılması ve faillerinin TCK’ ya muhatap edilmesi, darbe olayları silsilesi içinde hazineyi ( milli serveti) maddi zarara uğratanlarla, 27 Mayıs 1960 darbesi yaptırımları sürecinde hukuki dayanaksız menfaat sağlayanların kazanımlarının geri alınması yolunun açılması, 10’ larca yıl meydanların şahitlik ettiği tutulmamış, rivayet haline gelmiş bir adalet sözünün yerine getirilmesi olabilecektir. 27 Mayıs 1960 darbesinin Türkiye Cumhuriyeti Devletine ve toplumuna verdiği ulusal ve uluslararası alanda tesiri hala süren büyük zararlarının ve tahribatlarının doğru ve hukuki olarak teşhisi, teşhiri, onarımı ve tanzimi Türkiye için ışıklı bir hizmet olabilecektir. 27 Mayıs 1960 darbesinin yaptırımları ile darbeyi haklı göstermek ve Anayasa ihlali ile darbeye muhatap olan siyasi kadroların milli vicdanda ve kamu vicdanında gasp edilen haklarının iadesini önlemek isteyenlerin, türlü karanlık eylemlerinin de ayrıca yeni mağduriyetler yarattığı da bir gerçektir.
27 MAYIS DAVAMIZ SOSYAL VE İDARİ BÜNYEYİ DARBE SEMBOLLERİNDEN ARINDIRACAKTIR.
M.B.K tarafından oluşturulan Yüksek Adalet Divanı isimli mahkeme’ de yargılanmak üzere sadece seçim kazanmış Milletvekili olmaları nedeniyle Yassıada’ya zorla götürülenlerin bu adada tutuldukları sürede maruz kaldıkları gayri insani, kötü muamele ve hukuki olmayan şartların bu olaylara karışan şahıslarla ortaya çıkarılması, savunma hakkına, yaşam hakkına – tedavi hakkına ve insan onuruna aykırılıkların failleri ile tespiti biliyoruz ve inanıyoruz ki, sadece Adalete hizmet etmez bu yolla demokratik ortamın sağlıklı işlerliğine katkı yapar ve milli bünyenin hücrelerine kadar sirayet etmiş sembollerden devletin arınmasını sağlar.
Manisa'daki Celal Bayar Üniversitesi, Aydın'da Adnan Menderes Üniversitesi milletimizi gururlandıran ilim irfan yuvası dev eserlerdir. Bunlar kolaymı oldu. İkram mı edildi, bunların yapılması ihsan ile mi yapıldı. Demokrasi Şehitlerimizin İstanbul'daki Anıtmezar yerleşkesi bir lütufmu idi. Elbette hayır. Bu eserler ve diğerleri milletimizin adalet anlayışının ve vicdanının nurlu yansımalarıdır.
2013/2014 döneminde 27 Mayıs davamız talebimizin tabii yargı zemini olan Adli Yargıda, idari mahkeme yönü ile ret edildiğinde davalılar olarak bu kararı taşımakta çok zorlandık. Darbe davamızı idari mahkemeye neden götürecektik. Cumhuriyet Hükümetini, TBMM’yi, ülkenin hukuk düzenini, sosyal bünyeyi darmadağın etmiş bu alçaklığın hangi aşamasında idari işlem vardır. Elbette yoktur. Olmadığını da en iyi bizler biliriz.
Haklı davamızın tüm hukuki sürecinde maddi ve manevi sarflarımızla talebimizi müdafaa ederken gerçekte müdafaa ettiğimiz Millet Egemenliği idi.
3. Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın, 23. Adnan Menderes Hükümetinin, 11. Dönem TBMM’nin ve her biri devletin ve milletin iftihar kaynağı olan vatan evladı nice bürokratın ve milli irade savunucusu nice masum siyasi kadrolar mensubu onurlu ve güzel insanın Anayasal görev sürelerini hukuk eliyle tespit etmek, hukuken tanımak ve bu makamları hak etmeden insanlık dışı ve Türkiye’ye zararlı eylemlerle işgal edenleri dışlamak bu ülkeye yapılacak bir büyük hizmet değilmidir?
YEŞERMESİNE HİZMET ETTİĞİMİZ UMUTLAR KARARTILMAMALIYDI.
Hakkı dillendirmiş ve şerefli ama çileli vazifeye talip olmuş olarak İdari Yargıda hak aramak için hukuki dayanak ifade edebilmemiz mümkün değildir. Kim hangi bakış açısı ile ne demiş ve talebimizi nasıl yorumlamış olurda olsun 27 Mayıs Darbesini İdari Mahkemeye taşımayı Türkiye’ye ve değerlerine fenalık olarak gördüm ve görüyorum. Davamıza ve hakka yönelik diğer duyarsızlıklar ve tüm samimiyetsiz pozisyonlar ise ibretliktir. Yeşeren umutları karatmaya kimsenin hakkı olmamalı.
27 Mayıs Davamızın kesin hükümlü idari mahkeme yönünden ret kararına karşı, 6100 SK ve tüm hukuki müktesebat dayanağı ve güçlü, kanundaki karşılıkları bariz gerekçelerimizle ‘’ Yeniden Yargılama’’ talebi ile açtığımız dava 13 Mart 2018 tarihinde Ankara 26. Asliye Hukuk Mahkemesinde davacı olarak tek bir ifadede bulunamadığımız şartlarda ret edildi.
Bu kere de hukuk düzenimizdeki bir yargı yolu olan İstinaf Mahkemesine başvurduk. Ankara İstinaf Mahkemesindeki dava açmamız bir tevakkuf olarak 27 Mayıs Askeri Darbesinin 58. Yıl dönümüne tesadüf etmektedir. İnşallah bu takvimin ayrıca bir manası olur Bizler davada hak sahipleri olarak Türkiye'nin bu karara layık olduğu inancındayız. Davamızda özverili destekleri için çok değerli arkadaşımız av. Gökhan Karateke beye teşekkürlerimi sunuyorum.
Davamız diridir ve bu yollarda istikametimize doğru yürüyüşümüz sürmektedir, çünkü biz sizleri çok sevdik. Hiç kolay değildir. Yüküm çok ağırdır.En büyük teşekkürümüz milletimize, Şükür duamız Rabbimizedir. 27 Mayıs Davamızın talebini gönülleri incitmeye değil, gönüller yapma dilek ve kararlılığı ile gündeme taşımıştık. Hak vardır, hukuku da olmalıdır. Davamız vesilesi ile Milletimize ebedi saadetler dileriz.
Kamuoyunun bilgilerine saygılarımızla arz ederim.

25 Mayıs 2018 Cuma

ALİ ABALI "Demokratlar Kulübü Kadim Genel Sekreteri) BU GÜN (25 Mayıs 2018- Cuma) VEFAT ETTİ

ALİ ABALI
VEFAT VE BAŞSAĞLIĞI

Ali Abalı, 
(1930 Fethiye, 25 Mayıs 2018 Ankara)
Türk spor adamı, Gazeteci – Yazar; Demokratlar Kulübü Genel Sekreteri
İktisadi Ticari İlimler Akademisi mezunu. Daha Okul çağlarında spor yaptı. 1963 yılında Tenis Federasyonu üyesi idi. 1966 yılında Masa Tenisi Federasyonu'nun kuruluşunda bulundu ve ilk (kurucu) başkanlığını yaptı. 1971 yılında Akdeniz Oyunları İcra Kurulu üyeliğini büyük bir başarıyla ifa etti. Gençlik ve Spor Bakanlığı'nda Danışmanlık, 1973-1976 yılları arasında Beden Terbiyesi Genel Müdürlüğü'nde Merkez Danışma Kurulu üyeliği ile TSYD Ankara Şubesi Başkanlığı ve Genel Merkez Yönetim Kurulu üyeliği görevlerinde bulundu. 1985-1993 yıllan arasında tekrar Masa Tenisi Federasyonu Başkanlığı'nı üstlendi. Masa tenisinin Türkiye'de yaygınlaşmasında büyük katkıları oldu. 
En son ve en uzun süreli görevi;
Çok büyük bir vefa ve fedakârlıkla yıllarca yürüttüğü ve bu alanda çeşitli plâket, takdir ve ödüllere lâyık görüldüğü Demokratlar Kulübü Yönetim Kurulu Üyeliği ve Genel Sekreterliği idi.
Başta kederli ailesi, elemli dostları, yakınları, arkadaşları, bütün sevenleri, tanıyanları ve mümtaz camiamıza başsağlığı; Merhuma Allah(CC)’dan rahmet ve mağfiret dileriz. Nur, huzur ve ışıkları içinde olsun. 

ÖNEMLİ NOT: 

Cenaze merasimi ve ebedi istirahatgâhına tevdiî için, sevgili ve değerli oğlunun Amerika’dan gelmesi beklenmektedir. Karar verildiği ve tarih belli olduğunda; Demokratlar Kulübü tarafından açıklama yapılacak ve kamuoyuna bilgi verilecektir. 

TAZİYE İÇİN:
TEL: 0 532 288 42 42 
e.MAİL: hakanayhanyilmaz@gmail.com

15 Eylül 2017 Cuma

Hükümetin İçine Düştüğü Kuzey Irak Bataklığı: "MİSAK-I MİLLİ, “ATATÜRK-MENDERES-BAYAR” VE TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NİN MUSUL VİLÂYETİ"

İŞTE (BABA) BARZANİ'NİN BAŞVEKİL ADNAN MENDERES VE CUMHURBAŞKANI CELÂL BAYAR’A GÖNDERDİĞİ MEKTUP 
(Baba) Şeyh İsmail Barzanî’nin, 17 Nisan 1956 tarihinde dönemin "Hür ve Hükümran" Türkiye Cumhuriyetinin Başbakanı Adnan Menderes ile Cumhurbaşkanı Celâl Bayar'a gönderdiği mektup ortaya çıktı.
Şeyh Abdüsselâm Barzanî’nin oğlu, Molla Mustafa Barzani’nin yeğeni Merhum Şeyh İsmail Barzanî’nin, 17 Nisan 1956’da, “Filistin Davasına destek verilmesi, Siyonizmin Filistin’den tümüyle kovulması” talebiyle, Başbakan Merhum Adnan Menderes’e gönderdiği mektup gün yüzüne çıktı.
Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi'ndeki mektubun Türkçe tercümesi şöyle:
"Fehamet Sahibi Türkiye Başbakanı Beyefendi Hazretlerine, Allah Taâla, bir mahluku yarattığında, ona, düşmanlarının saldırısından korunmak için mutlaka nefsini müdafaa gücünü de bahşeder. Şüphesiz, her mü’min ilahi emirleri yerine getirmek için nefsinin, insanlığının şeref ve onurunu muhafaza etmelidir.
Her mü’min için nefsini Allah yolunda yönlendirmek ve sahih yol üzere kılmakla gereklidir.
Nitekim yet-i Kerîme’de ” İnnellaheştera minelmü’minîne enfüsehum ve emvâlehum Bienne Lehumulcenne, Şüphesiz ki, Allah müminlerin nefislerini (canlarını) ve mallarını onlara, cennet karşılığında iştira (vaad) eylemiştir.” buyurulmaktadır.
Muhterem Üstadım,
Eğer, düşmanların müminlerin beldelerinde, bu güzel beldelerde düşmanlığını müşahede edebilseydiniz, zira, görüyoruz ki, Siyonizm yaralı Filistin beldelerinin bir kısmını gaspetmiştir.
“Siyonistler ellerindeki, mücehhez silahlarla kurşun ve bombalar kullanarak Filistin insanının haremine tecavüz etmekte, çocukları katletmekte, ulemadan olan dostlarımızı ortadan kaldırmaktalar.
Kurdukları devlette, ellerindeki mücehhez, donanımlı kara,deniz ve hava silah ve güçleriyle bunlar güzelim köyleri bombalamakta ve vurmaktalar.
Biz bu şekilde, en derin saygılarımızla sizden buna ehemmiyet vermenizi ve Yahudilerin Filistin’den kovulması için gerekli tedbirlere başvurmanız için bunu arz ediyoruz. Ta ki burada gasbedilmiş topraklar üzerinde bir devlet tesis edemesinler. Yahudileri Filistin’den çıkarmak dinî bir vecibe’dir. Bu hususta cehd göstermemiz, tabiî ki, mücadele etmemiz Allah’ın (C.C) emirlerinden’dir.
Burada yazılan, Filistin’de var olan zulmü ortaya koymak içindir. Halbuki, bu şehir ve köyler daha 30-40 yıl önce, Osmanlı’ya aitti. Bu yüzden, bizden daha güçlü olan sizlerden bunu talep ediyoruz. Gerçek güç sahibi Allah’dır. (C.C.).
Bu vesile ile, Mübarek Ramazanızı tebrik ederim.’
17/4/1956
Muhlisiniz Eş-Şeyh İsmail
Kaynak: Müfid Yüksel
**
YORUMLAR
Kürt Mehmed (2 yıl önce): Merhum Şeyh Abdüsselâm Barzanî şunu bilmiyordu; o dediği Osmanlı çoktan beyaz Türkler ve dış kuvvetleri tarafından alaşağı edilmiş ve İslam karşıtı bir rejimin ikame edildiğini bilmiyordu. O zannediyordu ki daha Türkiye Müslümandır. İyiki mektubu İsmet İnönüye göndermemiş, bari Menderese göndermiş. Türkiye'nin ilk İsrail devletini tanıyan bir ülke olduğunu da bilmiyordu merhum. Allah ona ve onun gibi düşünenlere rahmet eylesin.
Türk-Kürt (2 yıl önce): Bunlar olsa olsa ABD-İngiliz Şeyhi olurlar. Türk milletinin bunlardan çektiğini hiçbir kalem yazamaz.
***
TÜRKİYE’NİN MUSUL VİLAYETİ PETROPOLİTİĞİ
Bekir Aydoğan/Ekopolitik Araştırmacısı
“Irak’ın önde gelen ihraç ürünleri marul ve salatalık olsa ve büyük petrol sahaları da Güney Pasifik’te yer alsa idi, ABD’nin yine de bu ülkeyi özgürleştireceğine inanmak için bizim yönetenlere sıra dışı bir teslimiyetimiz gerekirdi.”(1)
Vietnam Savaşı, Arap-İsrail çatışmaları, Körfez, Kosova ve Irak Savaşı’ndaki insan hakları ihlallerine muhalif duruşuyla bilinen Noam Chomsky; 2003 Irak Savaşı’na ilişkin 2006 yılında böylesi bir açıklama getiriyor ve bu sözler bize; ABD Başkanı Jimmy Carter’ın 23 Ocak 1980 günü,“Basra Körfezi petrolüne erişim yaşamsal bir ulusal çıkarımızdır. Bu çıkarımızı korumak için ABD, askeri güç kullanımı da dâhil her vasıtayı kullanmaya hazırdır.” (2) deyişini hatırlatıyor.
DÜNYA PETROL REZERVLERİNİN %69.7’SİNE SAHİP ORTA DOĞU
Bugün dünya petrol rezervlerinin %69.7’sini (3) oluşturan, siyasi çalkantı ve askeri müdahalelerin çok sık yaşandığı Ortadoğu; bundan yaklaşık 1 asır önce büyük ölçüde Osmanlı Devleti sınırları içerisinde bulunuyor, sahip olduğu stratejik konum ve yer altı zenginlikleri bakımından sanayileşen devletlerinin ilgisini cezbediyordu. Dönemin bu özellikteki bölgeleri, devletlerin buralarda izlenen politikalarını ve üstü kapalı da olsa geleceğe ilişkin planlarını belirlemede etkili oluyordu. Zira bugün olduğu gibi, 1980’lerde ve 20. yüzyılın başlarında da buna ilişkin izler bulabiliyoruz. Bu konuda dönemin İngiltere Donanma Bakanı Walter Hume Long, 23 Mart 1920 günü yaptığı bir konuşmada şunları dile getirmiştir; “Dünyadaki bilinen petrol yataklarını ele geçirebilirsek, dilediğimiz gibi kullanabiliriz. Eğer, Büyük Britanya ‘ele geçirilebilir’ petrol sahalarına sahip olma fırsatını elinden kaçırırsa, Hükümet ‘ulusal çıkarlar bakımından en uygun zamanda harekete geçmemekle suçlanacaktır.’
Olağan dışı fırsatların eşiğindeyiz; ya biz bu kapıdan girmek için gerekeni yapacağız veya başkaları girecek ve geleceğin anahtarına sahip olacaklardır.”(4) Aslında Carter ve Long’un bu sözleri; devletlerin petropolitiği, ‘ulusal çıkar’ kavramıyla ne kadar yakın tuttuklarını gösterir ve zaten 21. yüzyılın Avrasya üzerinde mücadele ile geçeceğini söyleyen Bill Clinton da, 20. yüzyılın Ortadoğu petrollerine yönelik savaşlarla geçtiğini dile getirmiş ve belki de bu öngörüyle geleceğin anahtarına sahip olma konusunda ülkesinin ciddiyetini ortaya koymuştur. Bu noktada ‘ulusal çıkar’olarak görülen petrol politikalarının güç uygulayarak değil, uluslararası antlaşmalar nezdinde sürdürülmesi ve ülkelerin iç işlerine müdahale olmaksızın izlenmesi gerektiği de söylenmelidir.
20. yüzyılın başlarına döndüğümüzde göreceğimiz manzara şudur ki; Osmanlı Devleti üç kıtaya yayılmış geniş topraklarına rağmen bir türlü sanayileşmesini tamamlayamamış, petrol yatakları ve kullanım hakları ile ilgili açık ve net bir petrol politikası güdemediğinden hudutları dışında ve hatta içinde gerçekleşen petrol mücadelesinin uzağında kalmıştır. Önceleri Osmanlı Devleti’nin yanında yer alan batılı ülkeler rakipleri arttıkça ve sömürge alanları daraldıkça bölge üzerinde kullanım hakları ve imtiyazlar edinmiş; üstelik süreç ilerledikçe bununla da yetinmeyerek menfaatleri doğrultusunda mutlak güce sahip olma düşüncesiyle hareket etmişlerdir.(5) Ticari anlaşmalar, demiryolu projeleri ve rekabet içerisinde olan petrol firmalarının mücadeleleri; tüm Ortadoğu’yu kapsamakla birlikte, dönemin hegemon ülkesi olan İngiltere’nin sömürge yollarına giden şimdiki Irak dâhilindeki Basra Körfezi’nde de gerçekleşiyordu.
İngiltere için Basra Körfezi’nin güvenliği denizden Kıbrıs Adası ile olduğu kadar da, karadan da Musul Vilayeti çevresiyle sağlama alınmalı ve bölgenin sahip olduğu yer altı zenginlikleri de mutlak suretle kullanılmalıydı. Bu amaçlar dâhilinde geçen Birinci Dünya Savaşı sonucunda Türkiye ile bir takım görüşmeler ve antlaşmalar yapılmış; Musul Vilayeti’nin statüsüne ve bölgeden elde edilen petrol üzerindeki haklara ilişkin kararlar verilmiştir.
Çizmiş olduğumuz temelden güçle, makalenin esas ayağını oluşturan Türkiye’nin Musul Vilayeti petrolü üzerindeki haklarına geçebilir ve batılı devlet adamlarının ‘ulusal çıkar’ şeklinde tanımladığı petropolitiğin ülkemiz tarafından Musul petrolleri için nasıl uygulandığını görebiliriz.
TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NİN KURULUŞU VE MUSUL PETROLÜ
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulumundan itibaren Osmanlı Devleti’nden kalma borçların ödenmesi, savaştan yeni çıkan bir milletin ülkeyi kalkındırması açısından olumsuz bir etken olmuş; öte yandan Musul petrolleri üzerinde Türkiye’nin 5 Haziran 1926 tarihli Ankara Antlaşması’ndan doğan hakları, hem bu borçların ödenmesini hem de ülkenin kalkınmasını sağlayacak maddi gelirin umudu olmuştur. Bu noktada Ankara Antlaşması ve bu antlaşmanın içerisinde geçen 14 Mart 1925 tarihli Irak hükümeti ile -antlaşmanın imzalandığı tarihte hisselerinin çoğu İngilizlere ait olan ve adı 1929 yılında Irak Petrol Şirketi olarak değiştirilen- Turkish Petroleum Şirketi arasında yapılan antlaşma, Musul petrolleri üzerinde yapacağımız analizin odak noktasını oluşturmaktadır.
Başbakanlık Arşivi’nden alınan Ankara Antlaşması’nın petrol hisseleriyle ilgili 14. maddesini incelediğimizde konuya referans olabileceğini görebiliriz. Üçüncü Fasıl, Ahkâm-ı Umumiye Madde -14: Her iki memleket arasında menafi-i müştereke sahasını tevsi etmek maksadıyla Irak Hükümeti işbu muahedenin mevki’i meriyete vaz’ı tarihlerinden itibaren yirmi beş sene müddetle berveçh-i zir alacağı aidatın yüzde onunu Türkiye Hükümeti’ne tediye edecektir. 
A)14 Mart 925 tarihli imtiyaz mukavelesinin onuncu maddesi mucibince ‘Turkish Petroleum Campany’den,
B) Bâlâdaki imtiyaz mukavelesinin altıncı maddesi mucibince petrol ihraç edebilecek olan şirketlerden veya eşhastan,
C) Bâlâda zikredilen imtiyaznamenin 33. maddesi mucibince teşekkül edebilecek olan muavin şirketlerden.”(6) 5 Haziran 1926 tarihindeki Ankara Antlaşması’nın -“Türkiye ile İngiltere ve Irak arasında Türk Irak Sınırı ve İyi Komşuluk İlişkileri Andlaşması”- 14’üncü maddesini şu şekilde açıklayabiliriz;
Irak Hükümeti, işbu Andlaşmanın yürürlüğe konulması gününden başlayarak 25 yıl süre ile aşağıda gösterilen gelirlerin % 10’unu Türkiye Hükümetine ödeyecektir.
A) 14 Mart 1925 günlü Ayrıcalık Sözleşmesi’nin 10. Maddesi uyarınca “Turkish Petroleum” Şirketinden,
B) Yukarıda anılan Ayrıcalık Sözleşmesi’nin 6. Maddesi uyarınca petrol ihraç edebilecek olan ortaklıklardan ya da kişilerden, C) Söz konusu Ayrıcalık Sözleşmesi’nin 33. Maddesi uyarınca kurulabilecek yan ortaklıklardan.(7) Ayrıca Türkiye, Irak gelirlerinden alacağı ‘royalty’ hakkından 5 Haziran 1926’dan itibaren 500.000 sterlin karşılığında 12 ay içinde vaz geçebilecektir.
Bu minvalde; 14 Haziran 1926’da Ankara Antlaşması Irak Meclisi tarafından kabul edildikten sonra Türk basınında Türkiye’nin 500 000 sterlin alarak %10’luk payından vazgeçtiği yazılmış ve bu haberlerin yanlış olduğuna dair açıklama 17 Haziran tarihinde Anadolu Ajansı vasıtasıyla yapılmıştır.(8) Bu konuda detaylı açıklamaların bulunduğu “İmparatorluktan Cumhuriyete Petropolitik” adlı kitabın yazarı-20. ve 21. dönem Ankara Milletvekilliği ile Başbakan Yardımcılığı ve Milli Eğitim Bakanlığı yapan- Hikmet Uluğbay’a göre Türkiye, Ankara Antlaşması’nın ekinde yer alan 500 bin sterlinlik toptan ödemeyi seçtiğine ilişkin olarak, antlaşmadan itibaren 12 ay içerisinde Irak Hükümetine bir bildirimde bulunmamıştır. Değiştirilen mektup notasında toptan ödemenin tercih edilmesi hâlinde bu seçimini 12 ay zarfında Irak Hükümetine bildirme zorunluluğu vardır. Türkiye, böyle bir bildirimde bulunmadığından, Turkish Petrol Şirketi’nin Irak Hükümeti’ne ödeyeceği royalti gelirinin yüzde 10’unu alma hakkını tercih etmiştir.
1934 yılında başlayan, 1958 yılına kadar Bütçe Kanunlarının, Devletin gelir kaynaklarının gösterildiği “B” Cetvellerine “Sözleşmesi Gereğince Musul Petrollerinden Alacak” diye bir gelir kaleminin konulmaya başlanması ise buna somut bir kanıttır. Aynı alacak, 1959-1985 yılları arasında da Bütçe Kanununun metni içine bir madde hükmü olarak konulmaya devam etmiştir.
İkinci kanıt ise 1934-1954 dönemine ait “Kesin Hesap Kanunları”nda “Sözleşmesi Gereğince Musul Petrollerinden Alınan” hükmü çerçevesinde yapılan tahsilat rakamlarına yer verilmesidir.(9) Hem o dönemin resmi açıklamalarından hem de Hikmet Uluğbay’ın yaptığı araştırmalardan Türkiye’nin 500 bin sterlin ödemesini seçmediğini anlayabiliriz. Bu noktada Ankara Antlaşması’nda geçen Turkish Petroleum Şirketi’nin Irak petrolleri üzerinde sahip olduğu hakları, Türkiye’nin sahibi olduğu petrol gelirleri hakkını etkilediğinden, T.P. Şirketinin ne gibi haklara sahip olduğunu da vurgulamak gerekir. “Türk Petrol Limited Şirketi’nin Irak Hükümeti ile imzaladığı, 14 Mart 1925 tarihli Sözleşme’nin bazı maddeleri: Madde 1- Hükümet, şirkete aşağıda belirtilen şartlarda, petrol, nafta, doğalgaz, ozokerit (yermumu) maddelerinin ve türevlerinin aranması, çıkarılması, işletilmesi, taşınması ve satılması ile ilgili ticari faaliyetlerde bulunma ayrıcalık hakkını vermiştir.
Madde 3- Bu sözleşmenin ilişkili olduğu alan bundan böyle “tanımlanmış alan” olarak anılacaktır. Aksine hüküm olmadıkça, transfer edilmiş bölgeler hariç Irak’ı ve eskiden Basra Vilayeti olarak anılan bölgeyi kapsayacaktır. Irak’ın hudutları belirlendiğinde, “tanımlanmış alanın” sınırlarını açıkça belirleyecek ayrı bir sözleşme hükümet ile şirket arasında icra edilecektir.
Madde 10- Bu sözleşme ile tanınmış ayrıcalıkla ilgili olarak, şirket, hükümete birinci maddede belirtilen maddelerin tonu başına royalti ödemesinde bulunacaktır. Royalti aşağıdaki şekilde hesaplanacaktır; (1) İhraç için inşa edilecek boru hattının tamamlanmasından itibaren yirmi yıl süre ile ton başına dört (altın) şilin olacaktır.” Bu konuda Uluğbay’a göre; Irak Hükümeti ile Türk Petrol Şirketi arasında imzalanan 14 Mart 1925 tarihli Ayrıcalık Sözleşmesi’nin 1’inci maddesi ile ayrıcalık hakkının kapsamı belirlenmiştir. Buna göre, Irak Hükümeti, ülkesinde şirkete “petrol, nafta, doğalgaz, ozokerit (yermumu) maddelerinin ve türevlerinin aranması, çıkarılması, işletilmesi v.b. ticari faaliyetlerde bulunma hakkını” vermiştir.
Görüldüğü üzere, Irak Hükümeti’nin, dolayısı ile Türkiye’nin royalti hakkı sadece petrolle sınırlı olmayıp, sayılan bütün maddelerle ilgilidir. Aynı şekilde Sözleşme’nin 3. maddesine göre royalti sadece Musul Vilayeti’ni değil, tüm Irak topraklarında yukarıda sayılan maddelerin işletilmesi ve ticaretini kapsamaktadır.(10)
İhsan Şerif Kaymaz’a göre ise Irak hükümeti ile Turkish Petroleum Şirketi’nin arasındaki anlaşmanın esasları şu şekildedir: Irak Hükümeti’nin T.P.C.’nin yönetim kurulunda oy hakkı bulunmayacak; yalnızca şirketin üretim alanını ve yönetim bürolarını denetleme yetkisi olacaktı. Bir başka deyişle Irak, şirketin, üretim, işletme ve dış satımla ilgili karar sürecinin dışında bırakılıyordu. Ayrıcalık alanı, Basra Vilâyeti’nin bir bölümüyle transfer edilen topraklar dışındaki Irak arazisinin tamamını kapsıyordu. Bu, Irak’ın toplam yüzölçümünün üçte ikisine denk gelen bir alandı. Ayrıcalığın süresi yetmiş beş yıl olacaktı.
Şirket, 1927 yılı Kasım ayına değin, kendi belirleyeceği, her biri sekiz mil kare alanındaki yirmi dört üretim bölgesinde çalışmalara başlayacak; 1931 yılı Mart ayına dek toplam 36.000 feet, yaklaşık 11.500 metre derinliğinde test sondajı tamamlanacak; izleyen her yıl da 12.000 feet yaklaşık 4.000 metre yeni sondaj yapılacak; bu işlem, petrol alanları işletmeye açılıp, petrolün boru hatlarıyla uygun limanlara ulaştırılmasına dek sürdürülecekti. Test sondajı tamamlandıktan sonra dört yıl içinde yani 1935 yılı sonuna değin petrolü denize ulaştıracak boru hatları yapılacaktı. Şirketin, petrolün çıkarılması, işletilmesi, depolanması ve nakliyesi için getireceği her türlü araç-gereç, gümrük vergi, resim, harçlarından; şirketin üretip satacağı petrol de dış satım vergisinden muaf tutulacaktı. Irak’a üretilen petrol için ton başına dört şilin royalty ödenecek; söz konusu ödeme, boru hattının tamamlanmasından başlayarak yirmi yıl süreyle (yani kabaca 1955 yılı sonuna dek) yapılacaktı. Yirmi yılın sonunda royalty miktarı kazanç-kayıp oranına göre artırılacak ya da azaltılacaktı. Bu süre boyunca, Irak’ın iç gereksinimleri karşılanmadan dışarıya petrol satılmayacak, yetmişbeş yılın sonunda Irak, şirketin, ülkedeki tüm taşınmaz mal varlığının sahibi sayılacaktı.(11)
Görüldüğü gibi Türkiye’nin elde edeceği petrol gelirleri Uluğbay’a göre Irak’ın tümünü kapsamakla birlikte geliri ödenecek ürün sadece petrol ile sınırlı değildir ve royalty birim miktarı, ilk yirmi yıl için sabitlenmiştir. Kaymaz’a göre ise Irak’ın toplam yüzölçümünün üçte ikilik kısmını kapsamaktadır.
Bir diğer önemli konu ise Türkiye’ye ödemelerin ne zaman yapılacağı ile ilgilidir. Ankara Antlaşması’nın 14. Maddesi’nde bu konu her ne kadar antlaşmanın imzalanmasına müteakip şeklinde belirlenmişse de, petrolün transfer edileceği boru hatları henüz tamamlanmadığından bu konu, Irak Hükümeti ile Irak Petrol Şirketi arasında 19 Mayıs 1931 günü yapılan ek sözleşmeyle ele alınmıştır. Buna göre şirket, Irak Hükümeti’ne boru hattının tamamlanmasına kadar her yıl 400 bin sterlin ödemesi yapmayı kabul etmiş ve ödenecek miktarların yarısı ileride ödenecek royaltiden mahsup edilmiştir. Uluğbay’a göre Türkiye ile Irak arasında 11 Ocak 1932 tarihinde imzalanan bir antlaşma çerçevesinde değiştirilen mektup notası, royalty ödemelerini 1931 yılında başlatacak belgeler içeriyor ve bu nedenle Türkiye 1931-1955 yılları döneminde 25 yıl süre ile royalty tahsili elde etmesi gerekiyordur.
Boru hatlarının tamamlanma tarihi Uluğbay’a göre 1934 yılında gerçekleşmiştir ve bu sebepten ötürü 1935 yılında başlanacak ödemeler, Türkiye ile Irak hükümeti arasındaki anlaşma gereğince 1931 yılında başlatılmıştır. Prof. Dr. Nevin Coşar’a göre; Türkiye, 1931 yılından 1951 yılına kadar 1945 yılı hariç ödemeleri tahsil etmiş, 1954 yılında ise 1945 yılında ödenmeyen ücretin yerine Irak hükümetince Türkiye’ye bir ödeme yapılmıştır. Ayrıca 1931’de tahsilatın başlamış olmasına rağmen Irak hükümeti, ödemenin Ankara Antlaşması’nı müteakip 25 yıl süreceğini iddia ettiğinden ödemeleri durdurmuştur.(12) Hikmet Uluğbay, Nevin Coşar’dan farklı olarak royalty(13)ödemelerinin 1935 yılında tamamlanan boru hattından dolayı 1931 değil de 1935 yılında başladığını, ondan öncekilerin T.P Şirketi’nin Irak hükümetine ödediği avans gelirleri olduğunu yazmıştır. Ayrıca Uluğbay hazırladığı ödemeler tablosuna(14) göre, Türkiye’nin 3,5 milyon sterline karşılık gelen bir tahsilat yaptığını; ama 26 milyon sterlin değerinde alacağının da var olduğunu ileri sürmüştür. Dolar olarak düşünüldüğünde bu tutar; 72.8 milyon, günümüz petrol değerleri üzerinden hesaplandığında 755.2 milyon ve 1955 yılı sonrası faiz oranlarını kullanarak hesaplandığında ise 1.644.7 milyon dolar olarak karşımıza çıkıyordur.(15)
Yine Uluğbay’a göre, 1950’li yıllarda Irak’ın ödemeleri yapmamasında Türkiye’deki hükümet değişimleri ve Amerika tarafından yapılan Marshall Planı dahilindeki mali yardımlar da etkili olmuştur.
İlhan Uzgel ve Ömer Kürkçüoğlu ise; Hikmet Uluğbay’ın konuyla ilgili yaptığı araştırmaları en güncel çalışma olarak nitelemiş ve ek saptamalarda bulunmuşlardır. 
1954-1955 döneminde Türkiye Irak’la birlikte Bağdat Paktı’nı kurduğu için ilişkiler iyileşmiş, 1958’e kadar bu fasıl (Türkiye’nin Irak’tan alacakları) bütçeden çıkartılmış, fakat 1959 bütçesine tekrar konulmuştur. 
Çünkü 1958’de bu ülkede General Kasım darbesi yapılmış bulunmaktadır. Yalnız, darbeden sonra, artık bu alacak bütçedeki gelir cetveli içinde değil, ayrı bir bütçe maddesi olarak gösterilmiştir. Bundan amaç, bütçe maddeleri TBMM’de ayrı ayrı tartışıldığından, konunun altını çizmek ve alacağı daha güçlü dile getirmektir.
Bu uygulama da 1980’lere dek devam etmiş; fakat Özal iktidarı sırasında Orta Doğu ülkeleriyle ve özellikle Irak’la ticari ilişkiler geliştirildiği için tahsil edilmeyen; ama Türkiye’nin bu alacağını unutmadığını gösteren söz konusu madde; Hazine, Dışişleri Bakanlığı ve Dış Ticaret Müsteşarlığı’nın da olumlu görüşleriyle 1986’dan itibaren bütçeden çıkarılmıştır.(16)
Türkiye’nin 5 Haziran 1926 Ankara Antlaşması ile elde ettiği petrol gelirlerinin kendisine tam olarak ödenmediği mevcut belgeler ışığında ortadadır. Hikmet Uluğbay, Nevin Coşar ve konuyla ilgili araştırma yapan birçokları, alacak rakamları konusunda somut verilere ulaşmışlardır. Bahsi geçen miktarlar Türkiye’nin kalkınmasına ve gelişme hızına olumlu etki edecek yönde olmakla, Türk Dışişleri’nin dikkatinden kaçmayacak ‘ulusal çıkar’ nispetindedir.
*Bekir Aydoğan/Ekopolitik Araştırmacısı
Kaynakça:
[1]-Buncombe Andrew, “Saddam: The question that will live on”, The Independent Online December 30, 2006
[2]-Klare T. Michael, “Blood and Oil”, Metropolitan Books, s. 46.
[3]-http://www.opec.org/opec_web/en/data_graphs/330.htm
[4]-Hornbeck Stanley K., “The Struggle for Petroleum”. The Annals of The American Academy of Political and Social Sciences Cilt CXII, Mart 192, s. 164.
[5]-Ayrıntılı bilgi için bkz: Bekir Aydoğan, 20. Yüzyıl Başlarında Petrol ve Ortadoğu
[6]-26 Temmuz 1946 tarihli Başbakanlık Yazı İşleri ve Sicil Müdürlüğünden çıkmış, Türkiye – İngiltere ve Irak Hükümetleri Beyninde Ankara’da 5 Haziran 1926 Tarihinde Münakit Hudut ve Münesabat-ı Haseney-i Hemcivarî Muahedenamesi (Kanun: 911) Konulu Arşiv Belgesi, Dosya No: 402A254, Fon Kodu: 30.10.0.0, Yer No: 226.522..15. numaralı arşiv belgesi, Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, Ankara.
[7]-Soysal İsmail, Türkiye’nin Siyasal Andlaşmaları Cilt I, Türk Tarih Kurumu Yayınları, s. 313.
[8]-Tahir Kodal, Musul Sorunu (Türk Basınına Göre, 1923-1926), Ankara, 2002, s. 413.
[9]-Ayrıntılı Bilgi için Bakınız: Global Enerji Dergisi, 20. Sayı, Irak Petrolleri ve Royalti Alacakları
[10]-Uluğbay Hikmet, İmparatorluktan Cumhuriyete Petropolitik, Ayraç Yayınları 2003, s. 517.
[11]-İhsan Şerif Kaymaz, Musul Sorunu, s. 559.
[12]-Ayrıntılı tablo için bakınız: Nevin Coşar, “Musul Petrollerinden Türkiye Bütçesine Gelen Paralar”, Tarih ve Toplum Dergisi, c. VII, No: 38, İstanbul, 1977, s. 14.
[13]- “ Türkiye’ye Irak petrol üretiminden ödenmesi gereken %10’luk hisse”
[14]-Uluğbay, a.g.e
[15]-Ayrıntılı bilgi için bakınız: Uluğbay, a.g.e. , s. 456. ,457.
[16]-Baskın Oran, ed., Türk Dış Politikası: Kurtuluş Savaşı’ndan Bugüne Olgular, Belgeler, Yorumlar I.Cilt, İstanbul: İletişim Yayınları, 2006, s. 269. , 270.
***
Aşiret reisi olmaya dahi karakteri yetmeyen Çapulcu Barzani'ye: "STATÜKO ANTE" mutlaka dayatılmalı; İki Yüzlü Kalleş ve Küstah ABD'ye: "Küre, DİYARBAKIR Kaçak Üssü ve İNCİRLİK'e ACİLEN VE DERHAL KAPATMA" Yaptırımı uygulanması Şarttır.
BARZANİ’YE KARŞI ELİMİZDEKİ BÜYÜK KOZ: "STATÜKO ANTE"
AHMET TAKAN
Çapulcu başı Barzani, ateşe odun taşımakta ısrarcı… Küstahça meydan okumaya devam ediyor. 25 Eylül’de Kuzey Irak’ta bağımsızlık konusunda referandum düzenleyeceğini her gün papağan gibi tekrarlıyor. Dış destekçileri hepinizin bildiği gibi. Sırtını sıvazlayıp duruyor!.. İran referanduma şiddetle karşı çıkıyor. Peşmerge paçavrasını Türkiye’de göndere çeken AKP iktidarı sessiz kalarak çapulcu başına ve sözde Kürt devletine desteğini sürdürüyor. Peki, bu duruma karşı, Türkiye çaresiz mi?.. Eli kolu bağlı mı?.. Uluslararası anlaşmalardan kaynaklanan hakları yok mu?.. Tabii ki var. Hem de kapı gibi!.. Ama bunların gündeme getirilmesi ve harekete geçilmesi için önce millî bir Hükümet gerekli.
Bu kirli oyunun perde arkasını daha da netleştirmek için yıllar öncesine dönelim;
Sene 2002… ABD’nin Bahreyn Manama’da konuşlu 5’inci Deniz Kuvvetleri Filosu’nun Komutanı Koramiral Timoty Keatings, Ürdün Amman’da katıldığı bir resepsiyonda Türk Askeri Ataşesi’ne önemli açıklamalarda bulunur… Koramiral Keatings, "ABD’nin, İngiltere ve Türkiye ile birlikte Irak’ta savaşa girmek istediğini ve Saddam yönetiminin devrilmesi sonrasında Irak’ı üçe bölerek kuzeyde Kürt Devleti orta bölgede Sünni Devleti ve güneyde Şii Devleti kuracaklarını" söyler.
Türk Askeri Ataşesi’nin, "Kuzey Irak’ta 3,5 milyon Türk var, onlar ne olacak?" sorusuna verilen cevap daha da ilginçtir. Keatings, "Kuzey Irak’taki Türkler, kurulacak Kürt Devletinin egemenliği altında yaşarlar, beğenmezlerse Türkiye’ye giderler" der. Bunun üzerine Türk Askeri Ataşesi, şiddetli bir tepki gösterir, "Irak’ın üçe bölünmesi halinde 5 Haziran 1926 Antlaşması’nın geçerliliğini yitireceği ve ‘statüko ante’ye dönülerek Musul ve Kerkük petrol alanları dahil olmak üzere Kuzey Irak bölgesinin Türk toprağı olacağını" ABD’li generalin suratına haykırır. Türk Askeri Ataşesi’nin, "ABD’nin kurmak istediği devlet Kürt Devleti mi yoksa İkinci İsrail Devleti mi" sorusuna karşılık olarak Koramiral Keatings, "yorum yok" demekle yetinir, pabucun pahalı olduğunu görünce hemen oracıktan sıvışır!..
Merak ettiniz değil mi bu Türk Askeri Ataşesi’nin kimliğini?.. YENİÇAĞ okurları çok yakından tanır. Yıllardır Ege’deki adalarımızın Yunanistan tarafından nasıl işgal edildiğini belgeleriyle ortaya çıkaran ve yılmadan mücadelesini sürdüren, Millî Savunma Bakanlığı eski Genel Sekreteri emekli Kurmay AlbayÜmit Yalım.
Yıllar önce, bizzat kendisinden dinlediğim bu olayı yazmak için müsaadesini aldığım Ümit Yalım ile, "Barzani’nin karşısında Türkiye çaresiz mi?"yi konuştuk. Yalım, tarihi gelişimi sıraladıktan sonra" Bağımsız Kürt Devleti" ifadesinin tamamen paravan olup Kuzey Irak’ta kurulacak olan İkinci İsrail Devleti‘ni gizlemek için kullanıldığının altını çizdi, "referandumun gerçekleşmesi ve bağımsız devlet kurulmasına karar verilmesi halinde Türkiye ve İran, İkinci İsrail Devleti ile komşu olacak"dedi. AKP iktidarının da Barzani’ye zemin hazırladığını örnekleriyle anlatan Ümit Yalım şunları söyledi:
"Amerika, Irak Savaşı sonrasında Saddam yönetimini devirdikten sonra, Kerkük-Ürdün-Hayfa/İsrail Petrol Boru Hattını açmak istedi. Ancak Ürdün Hükümeti boru hattını açmayı kabul etmedi. Amerika, Ürdün’ün açmadığı petrol boru hattı yerine daha kolay bir yol seçti ve petrolün Türkiye üzerinden Akdeniz’e çıkarılmasını sağladı. Tayyip Erdoğan ve AKP Hükümeti, boru hattını işletmeye açarak Barzani yönetimine hayat öpücüğü verdi ve İsrail’in petrol maliyetlerini düşürdü. Barzani, PKK terör örgütüne silah, mühimmat, yiyecek ve giyecek desteği sağlıyor. Yani Türkiye üzerinden Akdeniz’e çıkarılan petrol, Mehmetçiğe kurşun olarak geri dönüyor."
"Kuzey Irak’ta İkinci İsrail Devletinin kurulması halinde Irak’ın güney bölgesinde bulunan Şiilerin de İran ile birleşmesi kaçınılmaz bir durumdur. Böyle bir birleşme bölgedeki gerilimi iyice artıracaktır" diyen Ümit Yalım, Türkiye’nin haklarını nasıl savunabileceğini tane tane anlattı:
"Türkiye ile Irak arasındaki sınırı belirleyen ve komşuluk ilişkilerini düzenleyen Ankara Antlaşması, 5 Haziran 1926 tarihinde, Türkiye, Irak ve İngiltere arasında imzalanmıştır. Antlaşmanın1’inci maddesi ile Türk-Irak hududu, Milletler Cemiyeti’nin 29 Ekim 1924 tarihinde kararlaştırıldığı şekilde (Brüksel Sınır Çizgisi) kesinleşmiştir. Kuzey Irak’ta bağımsız bir devlet kurulması halinde1926 Ankara Antlaşması ile Milletler Cemiyeti’nin 29 Ekim 1924 tarihli kararı ortadan kalkmış olacaktır. Böyle bir durumda ‘statüko ante’ye dönülerek Musul ve Kerkük petrol alanları dahil olmak üzere Kuzey Irak bölgesi yeniden Türk toprağı olacaktır.
Türkiye ne yapmalı?
Türkiye, 1926 Ankara Antlaşması’nın tarafları olan İngiltere ve Irak nezdinde diplomatik girişimlerde bulunmalı, tarafları referandumun neden olacağı vahim sonuçlar konusunda uyarmalı ve referandumun yapılmasına kesinlikle engel olmalıdır.
Türkiye, İngiltere ve Irak’ın yeterli tepki vermemesi halinde 29 Mart 1946 Türkiye-Irak Dostluk ve iyi Komşuluk Antlaşması’nın 11’inci maddesinden kaynaklanan hakkını kullanarak uygun tedbirlerle referanduma engel olmalıdır. Anılan madde Türkiye’ye, Irak’ın ülke bütünlüğüne yönelik hareketlere karşı engel olma yetkisi vermektedir.
Kuzey Irak-Ceyhan boru hattı derhal kapatılmalı; Barzani’nin Türkiye’de bulunan paravan şirketlerine el konulmalıdır.
1926 Ankara Antlaşması’nın taraflarına, ABD ve Birleşmiş Milletler’e, Kuzey Irak’ta referandum yapılması halinde Türkiye’nin "statüko ante"den kaynaklanan hakkını kullanacağı diplomatik nota ile duyurulmalıdır." 
Lozan’ı beğenmeyenler!.. Her şey ortada… Haydi bakalım görelim sizi!..

12 Ağustos 2017 Cumartesi

YASLI ADA, "Arttık yassı değil" derler!.. (Hürriyet Gazetesi: 12 Ağustos 2017-Cumartesi, GÜLDEN AYDIN)

Artık yassı değil “derler!..” 
 
GÜLDEN AYDIN,  12 Ağustos 2017 - Son Güncelleme : 12 Ağustos 2017
Hürriyet, 2015 Mayıs’ından bu yana şantiyeye dönen Yassıada’ya çıktı. Adnan Menderes ve arkadaşlarının yargılanıp idama mahkûm edildiği 1’inci derece doğal, tarihi ve arkeolojik sit alanı olan adada, devam eden “müze ve dört yıldızlı otel” yapı, topografyayı tamamen değiştirmiş durumda.
Kınalıada Platformu Kurucusu ve Sözcüsü Nurhan Çetinkaya ile birlikte bindiğimiz motor, Yassıada’ya yaklaştıkça kuvvetli akıntının etkisiyle güçlükle ilerliyor. Adanın silueti belirginleştikçe grilik de artıyor. Tıraşlanarak düzleştirilen tepesini saran binalarla birlikte vinçler de yükseliyor. İnşaatın temel atma töreninde dönemin başbakanı Ahmet Davutoğlu’nun “Türkiye’nin Camp David’i olacak. Arabuluculuk görüşmelerinin yapıldığı barış adasını, müze ve kongre merkezine dönüştüreceğiz. Yeşil alan bugünkünden fazla olacak” dediği Yassıada’da toprağı görmek neredeyse imkânsız. Kıyısı ve kayalıklarıyla birlikte 18 hektarlık ada, yapılaşmanın yoğunluğu nedeniyle olduğundan çok daha küçük görünüyor.
‘GİRİŞ YASAK, TERK EDİN’
Adanın yanaşmaya uygun tek noktası, geniş bir kavis oluşturacak şekilde dolguyla genişletilmiş. Henüz yapımına başlanmayan iskelenin yerine geçici bir yanaşma yeri yapılmış. Yük gemileri hafriyat ve inşaat malzemeleri taşıyan kamyonları getirip götürüyor. Hollanda plakalı bir araç tozu dumana katarak inşatların arkasında kayboluyor. İki güvenlik görevlisinin yardımıyla Yassıada’ya nihayet ayak basıyorum.
Üst taraflarda hummalı bir çalışma devam ediyor. İki deniz feneri ile caminin minaresi de neredeyse bitmek üzere. Menderes’in yargılandığı spor salonu, subay yatakhanesi olduğunu tahmin ettiğimiz bina ve 19. yüzyılda İngiliz elçi Sir Henry Bulwer’in yaptırdığı şatoya dokunulmadığını görüyorum. Adanın üst kısmında neler olup bittiğini, Bizans eserlerinin son halini göremiyorum çünkü telsizden sertçe uyarılan güvenlik görevlisi, “Adaya dışarıdan giriş yasak. Hemen terk etmeniz gerekiyor” diyor.
GEÇEN YIL BİTMESİ PLANLANIYORDU
Kültür ve Turizm Bakanlığı ile imzaladığı anlaşmayla TOBB (Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği), adadaki tesisleri 30 yıl işlettikten sonra bakanlığa devredecek. İskelenin yanı başındaki “Kültür ve Turizm Bakanlığı Yassıada Kültürel ve Turizm Amaçlı Yatırım ve Hizmetleri İşi İnşaat İşleri” yazılı tabelada inşaatın bitiş tarihi, “10.09.2016” yazıyor. Müteahhit firma MESA ve TOBB bünyesindeki mal sahibi GTİ, bitiş tarihiyle ilgili bir açıklama yapmaktan kaçınıyor. Ancak alınan bilgiye göre “Önümüzdeki aylarda tamamlanması planlanıyor.”
BÖYLE OLACAK!.. 
Yassıada’da inşaat için yok edilen makiler yerine ağaçlar dikilip çimlendirilecek. 19’uncu yüzyıldan kalma şato, Adnan Menderes’in yargılandığı spor salonu ve askeri tesislerin bir bölümü de makette muhafaza edilmiş olarak görünüyor.