22 Şubat 2016 Pazartesi

İSTİSMAR VE SUİİSTİMAL EDİLEN, "SİYASİ ÇIKAR UĞRUNA" KANATILAN BİR YARA; YASSIADA’DA “MENDERES ÜZERİNDEN” ÇİFTE RANT

YASSIADA’DA “DEMOKRASİ ŞEHİTLERİ ÜZERİNDEN” ÇİFTE RANT 
Şerif KARATAŞ-İstanbul, Eklenme Tarihi: 14 Mayıs 2015
Yassıada ve Sivriada uzun zamandır iktidarın hedefinde. Hükümet burayı “Demokrasi ve Özgürlük Adası” ilan ettikten, sonra iki adaya, otel, kongre merkezi, yat limanı yapmak istiyor. Kent savunucuları uzun süredir adalara yapılacak “Demokrasi ve Özgürlük projesi” ile adaların imara açılacağı uyarısında bulunuyordu. Bütün bu uyarılara rağmen temel Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun katılımıyla dün atıldı. Davutoğlu temel atma törenindeki konuşmasında, Adnan Menderes’in yargılanması ile adaların bir çok acıya şahit olduğunu söyledi. Yassıada için ‘özgürlük alanı’ tarifinde bulundu. 7 Haziran seçimleri öncesi özgürlük söylemi adı altında adaların imara açılmasını, Adalar Savunmasından Ömer Suvari, hükümetin hem siyasi, hem de inşaat rantı peşinde olduğunu ifade etti.
MENDERES ÜZERİNDEN SİYASİ RANT
Yassıadaya yapılacak turizm ve kongre merkezlerinin temeli Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun katılımıyla atıldı. Yassıada’nın ismi, İstanbul İl Genel Meclisi kararıyla “Demokrasi ve Özgürlük Adası” olarak değiştirilmişti.
Başbakan Ahmet Davutoğlu, Yassıada’da yapılacak kongre merkezinin temel atma töreninde konuştu. Davutoğlu Adnan Menderes’in yargılandığı Yassıada için, adanın Menderes’in yargılanması sürecinde acılara şahit olduğunu söyledi ve Menderes ile kurmayları için de şehit ifadesini kullandı. Davutoğlu “Şehit bakanlarımız, başbakanımız Menderes tarifsiz savunucu oldular. Hep 14 Mayıs 1950’yi hatırlayacağız. O seçim kazanılmasaydı bir daha milli irade olmayabilirdi. Sandık namusumuzdur. O sandığın temsil ettiği şey milli irade namusumuzdur. “ ifadelerini kullandı. Davutoğlu siyasi partilere milli iradeyi beraber savunma çağrısı yaparak her 27 Mayıs’ta Meclisi Yassıada’da toplamaya çağrdısı yaptı. 
OTEL YAPILACAK AMA ‘HARAM’ OLMAYACAKMIŞ!
Davutoğlu Yassıada’da otel yapılacak olması için de şu ifadeleri kullandı: Burada başbakanımız ve arkadaşlarının hatırasına bir nebze haram getirecek hiçbir toplantıya izin vermeyiz. Bir takım spekülasyonlar yapıldığını duyduğum için söylüyorum bunu. Sivriada ve Yassıda burada yaşananlarla yaşayacak. Buradan izler silmeyeceğiz, aksine yaşatacağız. Yargılamanın yapıldığı salon muhafaza edilecek, gelecek nesillere aktarılacak. 
ADALAR SAVUNMASI: HEM EKONOMİK HEM SİYASİ RANT
Adnan Menderes ve arkadaşlarının yargılandıkları Yassıada ve bitişiğindeki Sivriada’yı ranta açacak projeye  Kabataş’ta toplanan ‘Adalar Savunması’ protesto etti. Yassıada’daki törene katılmak için Kabataş’tan teknelerin hareket edeceğini öğrenen Adalar Savunması iskeleye geldi. Grup, “Yassıada’dan elini çek”, “Bırak ıssız kalsın” yazılı pankartlar açtı. Açıklamanın yapıldığı sırada, temel atma törenini yapan tören organizatörleri gazetecileri alelacele motorlara bindirerek Yassıada’ya kaçırdı!
Adalar Savunması, Yassıada ile ilgili davanın devam ettiğini ve Yassıada’nın 1. derece doğal sit, tarihi sit ve 3. derece arkeolojik sit alanı, Sivriada’nın ise 2. derece doğal sit ve 3. arkeolojik sit alanı olarak koruma altında olduğu her fırsatta dile getiriyor. Adalar Savunması, her iki adanın da kuş göçlerinin en önemli duraklama alanlarından olduğunu ve kuş yavrulama bölgelerinin bulunduğunu ayrıca bölgenin tek balık yumurtlama ve mercan alanı olduğunu da belirtiyor.  
'ADALAR'IN VE İSTANBUL'UN DOĞAL VE KÜLTÜREL YAŞAMI MAHVEDİLİYOR'
Adalar Savunmasından Ömer Suvari gazetemize, adaların imara açılmasını değerlendirdi. Demokrat Partinin 14 Mayıs 1950’de seçim kazandığı hatırlatmasında bulunan Ömer Suvari, yıl dönümü bahanesiyle hükümetin siyasi rant peşine düştüğünü vurguladı. Suvari, “Adnan Mendereslerin yargılandığı bu adayı sözde demokrasi sevgisinin bir parçası olarak Demokrasi ve Özgürlük Adası ilan etmenin hazırlıklarını yapanlar, Adaların ve İstanbul’un doğal ve kültürel yaşamını bir kez daha yok ediyor” diye konuştu. 
İki ada için açtıkları davaların devam ettiğini hatırlatan Suvari, Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun temel atma töreninin hukuki olmadığı söyledi. Suvari, “Bu adaların imara açılmasının doğal ve kültürel yaşam için geri dönülmesi mümkün olmayan sonuçları olduğu mahkemelere sunulan çeşitli bilirkişi raporlarıyla kanıtlanmasına rağmen atılan adımlar bir doğal hayat ve kültür katliamıdır” dedi.
Suvari, “Verilen inşaat ruhsatları ve turizm yetki belgeleri yasal ve teknik açıdan usulsüzlük, yolsuzluk ve suç unsurlarıyla doludur” dedi. 
‘FIRTINAYA AÇIK ALAN’
Suvari mevsim şartlarından ötürü buralara yapılacak projenin de kalıcı olmadığını şu sözlerle anlattı: Yassıada dokuz on ay fırtınaya açık bir alan. Kalıcı bir yerleşim mümkün değil. Daha önce su ürünleri fakültesine ve askeriyeye verildi. Fakat kalamadılar. Yılda en fazla iki hafta kullanabilecek yer. Bu yüzden Bizans döneminde sürgün ve cezalandırma yeridir. Böyle bir yere milyon dolarlık yatırım yapılmasını anlamak mümkün değil.”
OBB aracılığıyla 130 milyon doları bulduğu belirtilen bir inşaat projesi MESA, ENKA gibi inşaat şirketlerine ihale edildiğini hatırlatan Ömer Suvari, ‘Mendereslerin hatırasını yaşatıyoruz’ görüntüsü altında 5 yıldızlı oteller, marinalar, lokantalar, pasta salonları, kafeteryalar, gece kulüpleri, kuaförler, sergi salonları, göstermelik konferans salonları ve otoparklarla iki adanın doldurulacağını ifade etti. Her iki adanın doğal, tarihi ve arkeolojik sit alanı olduğuna vurgu yapan Suvari, “İYassıada ve Sivriada’da doğal çevre yok olacak. İstanbul’un ıssız kalabilmiş nadir kuş göçü rotalarından ve tek balık yumurtlama-mercan alanını barındıran Sivriada ve Yassıada beton adalarına dönüştürülmek isteniyor” dedi.   Suvari, iki adanın hukuksuz bir şekilde talana açılmasının diğer adalar içinde tehdit olduğuna vurgu yaparken, İstanbulluları adalara sahip çıkmaya çağırdı.
OTEL, PİST, YAT LİMANI...
Kültür  ve Turizm Bakanlığı verdiği turizm yetki belgesine göre Yassıada’ya müze ve 5 yıldızlı otel yapılacak. Ayrıca uluslararası kongre merkezi de inşa edilecek. 200 milyon avroluk yatırımda yat limanı ve helikopter pisti de yapılacak. Bu tesislerle ilgili protokol Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) arasında imzalandı. Yassıada’ya proje yatırımı yapılırken Sivriada ise turizme açılacak.
YILLARDIR PLANLANAN PROJE
2011 yılında dönemin Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, Yassıada’yı demokrasi müzesi yapmak istediklerini söylemişti. Sit alanı ilan edilen Yassıada, 2011’de Kültür ve Turizm Bakanlığına devredildi. Kasım 2012’de sit statüsünden çıkarıldı. Nisan 2013’te önce torba yasa ile kültür ve turizm tesisinin önü açıldı, ardından Çevre Bakanlığının hazırladığı imar planları ile de adaya otel, restoran, konferans ve kongre merkezleri, konaklama tesisleri yapılabileceği belirtildi. Yassıada ile birlikte Sivriada’da da yapılaşmaya açıldı.
İMARI PROTESTO ETMEK İÇİN SİVRİADA'YA GİTTİLER











ALİ CANSEV  | İSTANBUL - 21.07.2013 
Yassıada ve Sivriada'nın sit statüsünün Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından kaldırılarak imara açılmasına tepki gösteren Adalar Forumu üyeleri Sivriada’ya doğru hareket etti. Kadıköy, Kabataş ve Büyükada’dan hareket eden eylemciler adada protesto gösterisi yapacak.
Adalar Forumu üyeleri bugün öğle saatlerinde Yassıada ve Sivriada'nın sit statülerinin kaldırılmasını protesto etmek için İstanbul’un üç noktasında toplandı. Sivriada’ya gidecek olan eylemciler teknelerle yola çıktı. ‘Adalar direniyor’, ‘Diren adalar’, ‘Beton lobisi defol’ yazılı pankart taşıyan protestocuların 15.00 sıralarında Sivriada’da olması bekleniyor.
Sivriada ve Yassıada’nın yüzde 65 oranında imara açıldığını söyleyen Yunus Emre Aydın, “Söylemek istediğimiz Marmara Denizi ve Prens Adaları bir bütündür. İmarın diğer adaları da etkileyeceğine inanıyoruz. Bu yüzden Sivriada ve Yassı Ada’nın imara açılmaması için Sivri Ada’ya gidiyoruz.” dedi.
Bu arada, bir televizyon programına katılan Çevre Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar,Yassıada ve Sivriada’nın imara açılmayacağını, Yassıada’nın müze ve demokrasi adası olacağını belirtti. 'Yassıada turizme açılıyor.' iddiasını yalanlayan Bakan Bayraktar, “Yassıada’nın imar planında yapılaşma diye bir şey yok.” dedi. 
'YASSIADA'DA MÜZE' DEDİLER ALTINDAN RANT ÇIKTI
Yassıada'da demokrasi müzesi diye yola çıkıldı. Adanın yüzde 65'i imara açıldı. Müze için emek veren eski Bakan Günay, "Bu, DP'lilerin hatıralarına saygısızlık olur" dedi. Adalar Belediyesi ise tepkili. (Haber: ÖMER ERBİL -omer.erbil@radikal.com.tr / Radikal Arşivi 14/07/2013)
Merhum Başbakan Adnan Menderes ve arkadaşlarının tutuklu kaldığı ve aylarca yargılandıkları Yassıada’nın imara açılmasının yankıları sürüyor.
Demokrasi Müzesi yapılma fikri ile başlayan süreçte, yeni yapılaşma izni olmayan tarihi adanın önce sit kararları iptal edildi. Ardından da Çevre ve Şehircilik Bakanlığı plan yaparak adanın yüzde 65’ine yeni inşaat yapma izni getirdi. Yassıada’nın Demokrasi Müzesi olması için uğraşan eski Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, “Bu planlama Demokrat Parti ’nin hatıralarına saygısızlık olur’’ dedi. Adalar Belediye Başkanı Mustafa Farsakoğlu ise “Müze yapılacak dediler altından rant çıktı” şeklinde konuştu.
YASSIADA’NIN “İDAM FERMANI” YAZILDI
“Müze olarak tasarlanmıştı...”
Eski Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay: Yassıada, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nca tamamen tarihi ve doğal koruma kurallarına bağlı kalarak 27 Mayıs yargılamalarının ortamını canlandıracak bir anı müzesi olarak tasarlanmıştı. Mahkeme salonu, karşılama ve görüşme yerleri, koğuşlar vb. Bir yüzleşme yeri, yüzleşme mekânları olacaktı. Adadaki tek yüksek yapı tıraşlanarak dokuya uydurulacak, butik otel yapılarak sınırlı bir konaklama ve ağırlama ünitesi dışında yeni bir yapılaşmadan özenle kaçınılacaktı. Şimdi bu tasarıdan vazgeçilmesini ve yeni yapı yoğunlukların oluşturulmasını doğru bulmuyorum. Yassıada’nın demokrasi tarihimizdeki özel ve acı verici yeri, bu alanı fazlaca ‘turistik’ hale getirmeden mümkün olduğunca özgün yapısıyla korumayı gerektirmektedir. Yapılaşmayı arttırmak ve yargı süreci dokusunu yeni binaların arasında seyirlik hale getirmek, adaya uygun olmadığı gibi 27 Mayıs mağduru Demokrat Partililerin hatıralarına da özensiz ve saygısız bir düzenleme olacaktır. Sivriada ise belki bir amfitiyatro yapımı dışında fazla bir kullanıma zaten pek uygun görünmüyor. Ama asıl doğru ve önemli olan, Yassıada’yı tarihsel özelliklerini koruyarak, demokrasi tarihimizin ibret verici yüzleşme merkezlerinden biri haline getirmek, bunun dışındaki düzenleme ve beklentilerden kaçınmaktır.
“Neydi, ne oldu... Gerekirse dava açacağız”
Adalar Belediye Başkanı Mustafa Farsakoğlu: Çevre ve Şehircilik Bakanlığı 1 / 5000 ölçekli Nazım İmar Planı ile 1 / 1000 ölçekli Uygulama İmar planlarını yaparak tamamen yapılaşmaya kapalı olan Yassıada ile Sivriada’yı yapılaşmaya açtılar. Fuar, kongre alanları, kültürel ve turistik tesisler yapımına izin verildi. Burası müze yapılacaktı. Kültür turizmi deniliyordu. Bitki örtüsü korunacak, tescilli yapılar restore edilecekti. Bu adalar Bizans döneminden bu yana çok sayıda tarihi olaya sahne olmuş. Demokrat Parti’nin yargılandığı spor salonu 2. derece tescilli yapıydı, restore edip gezi alanı yapılacaktı. Menderes ve arkadaşlarının tutuklu kaldığı askeri binalar ziyarete açılacak, canlandırmalar yapılacaktı. Arkeolojik alanlarda kazılar yapılıp evrensel değerler de ortaya çıkarılacaktı. Eski Bakan Ertuğrul Günay, İBB Başkanı Topbaş adaları ziyaret ettiklerinde bunlar anlatılmıştı. Sonra birden bire Çevre ve Şehircilik Bakanlığı planlar yapmaya başladı. Belediyemize, halka, STK’lara üniversitelere sormadan yapıldı. Yassıada yüzde 65, Sivriada yüzde 40 yapılaşmaya açıldı. Bu yeni durum yoğun yapılaşma adaların doğal dengesini bozacak, kültürel yapısı zarar görecek. Ada halkı olarak kaygı duyuyoruz. Benzer planların diğer Burgaz, Kınalı, Heybeli, Büyükada içinde yapılmasından endişe duyuyoruz. Bu adaların yüzde 55’i orman, geri kalanının da yüzde 95 yapılaşması tamamlandı. Yeni yapılaşmaya yer yok. Ekolojik denge bozulur yeni planlama yapılırsa. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın yapmış olduğu planlara itiraz ettik. Gerekirse dava açacağız. Bizans kalıntıları, iki şato ve Yassıada duruşmalarının görüldüğü salonunun bulunduğu adada yapı yoğunluklu imar değişikliği tartışma yarattı.
***
DARBE MÜZESİ
Rifat SERDAROĞLU
Yassıada’ya ilk kez 1961 yazında, rahmetli babamı ziyaret etmek için, rahmetli annem ile gitmiştik. 12 yaşında idim. Cebimde bir arkadaşımın hediye ettiği küçücük bir çakım vardı. Askerler, tehlikeli bulup aldılar, dönüşte çakıyı alanı bulamadık, benim hatıra çakı yürüyüp gitmişti!
Askeri bir barakanın içinde, tahta bir masanın etrafında oturduk.
Ben, darbeciler tarafından tutuklandığı zamanki kilosunun yarısına, gördüğü işkence yüzünden inmiş babamın kucağında, annem bir iskemlede diğer iskemlede ise önünde defteriyle her konuşulanı yazan bir Yüzbaşı!
Sonra babam müebbet hapse mahkûm edildi, yani ömür boyu hapis!
2,5 yıllık milletvekili. Tahkikat Komisyonu gibi bir yanlışlığa karşı çıkmış imza koymamış, hakkında bir kuruşluk yolsuzluk suçlaması olmayan bir milletvekili! Niye müebbet hapis? Cezayı veren kim?
“Sizi buraya tıkan irade, böyle istiyor” diyen darbe mahkemesi!
Tam da “Darbe Müzesi” yapılacak yerin kapısına asılacak bir söz…
İstanbul’daki tüm kupon arazileri yiyip bitiren Bademler, adalara el attılar. Adalar’ın rantını yemek için güzel bir isim gerekiyordu. Düşündüler, taşındılar ve buldular; “Demokrasi Müzesi!”
Yassıada’da kurulan darbe mahkemesine inat, “Demokrasi Müzesi” kuracaklardı!
Ayrıca Demokrat Partinin mirasının üstüne çökmek Bademler için oy demekti! Hâlbuki Bademlerin DP ile uzaktan yakından bir ilgileri yoktu. DP’ liler namuslu insanlardı! Darbe Mahkemesi bile onları yolsuzlukla suçlayamadı!
Bırakın Darbe Mahkemesini, Bademler normal bir mahkemede yargılansalar, bir tanesi dışarıda kalabilir mi? Avanta mezar yeri var deseniz, ilk Bademler talip olur!
İşte bu yüzden Yassıada ve Sivriada’nın üstüne çöktüler, tıpkı haramiler gibi…
Ufak bir kusur vardı; Ada 1. Derece doğal sit, 3. Derece arkeolojik sit alanıydı. Eh, iki üç tane çanak-çömlek için böyle bir rant feda edilir miydi?
Elbette ki hayır…
Nasıl bir müze?
İçinde 5 yıldızlı otellerin, plajların, havuzların, konferans salonlarının olduğu, ilerde kumar oynatılmasına izin verilecek gazinoların olduğu bir eğlence sitesi, ama adı “Demokrasi Müzesi…”
Kim karar verdi?
Ömürleri boyunca “Biat Kültürü” ile yetişmiş, emir almış, evrensel demokrasi ile uzaktan yakından alakası olmayan, fikir tartışması nedir bilmeyen Cemaat ve Tarikat artıkları…
Adalar kime verildi?
Yassıada ve Sivriada önce Cumhur’un Başı Erdoğan’ın “Hık deyicisi”
TOBB Başkanına devredildi. Böylece ihale kanununun arkasına geçilmiş oldu!
Kendisi de TOBB gibi önemli bir kurumun Başkanlığına “Yönetim içi darbe” yaparak gelen Darbeci Rifat ’ta proje işini, Çevre Şehir ve Kültürden sorumlu AKP Genel Başkan Yardımcısı ve Samsun Milletvekili Çiğdem Karaaslan’a veriverdi! Çiğdem Hanım zaten son 5 yılda 78 Gençlik Merkezi ve 11 Kentsel dönüşüm projelendirme işini bileğinin hakkıyla almıştı! (Ne bilekmiş be, peh, peh, peh! AK Bilek, AK!)
Proje uygulamaya kondu ve Yassıada’da en az 50 yıllık ağaçların tamamına yakını kesildi. Ağaçlarla dolu olan Yassıada, Kel ada oldu!
“Yeşili en çok seven iktidar” Badem iktidarıdır ama onların sevdiği yeşil, ağaç ve tabiat örtüsü değil, Amerikan Dolarının yeşilidir.
2016 yılının “Komedi Filmleri Ödülüne” aday gösterilmesi gereken bu projenin adının “Demokrasi Müzesi” değil, “Darbe Müzesi” olmasının daha uygun olacağı kanısındayım. Neden mi;
-Yassıada Mahkemeleri “Darbe Yönetiminin Mahkemeleridir.”
-Proje için karar veren siyasi idare demokrat değil, sivil darbecidir.
-Yassıada’yı ihalesiz alan TOBB Başkanı has bir darbecidir. (Fuat Miras’a sorabilirsiniz)
-Proje ’yi alan AKP Milletvekili de, demokrat olamaz. Aldığı tüm ihaleler, ancak darbe yönetimleri tarafından ince bir şekilde verilir, alınır…
-Para kazanmak uğruna ağaçları acımadan kesenler darbeci doğa katilleridir…
Eee, bu kadar darbecinin bir araya gelerek yaptığı bir işe “Demokrasi Müzesi” diyecek kadar aklımızı kaybetmedik herhalde!
Yassıada, olsa olsa “Darbe Müzesi” olur. Benden söylemesi…
Sağlık ve başarı dileklerimle 11 Şubat 2016 - Rifat Serdaroğlu

8 Ocak 2016 Cuma

DP'nin 70. Kuruluş Yıl Dönümü Ankara’da düzenlenen bir programla kutlandı...

Demokrat Parti’nin 70. Kuruluş Yıldönümü dolayısıyla Genel Merkez tarafından Ankara’da bir program düzenlendi. 
Uysal: “Bizler demokrasiyi keyfe göre, ranta göre giyilip çıkarılacak bir gömlek, takılıp atılacak bir rozet olarak değil, bir ruh olarak görüyoruz”
Özdemir: “Demokrat Parti, Türk insanına, Türk ülkesine, büyük Türkiye ülküsüne hizmeti en büyük görev bilmişti”
Ali Naili Erdem: “Hiçbir parti kendisine düşmeden dış politika sorunlarını ana muhalefet partisiyle birlikte çözümlemeyi samimiyetle uygulamış Demokrat Parti, Türkiye’yi bir barış ülkesi yapmıştır”
(DP Basın Merkezi – 07 Ocak 2016) Demokrat Parti’nin 70. Kuruluş Yıldönümümü dolayısıyla Genel Merkez tarafından Ankara’da bir program düzenlendi. Genel Başkanımız Gültekin Uysal, yaptığı açılış konuşmada“Bugün; millet hükümet içindir diyenlere karşı 70 sene evvelden hükümet millet içindir diyen bir siyasal hareketin neferiyiz” dedi.
7 Ocak 1946’da kurulan Demokrat Parti’nin 70. kuruluş yıldönümü dolayısıyla Ankara’da bir otelde düzenlenen programa saygı duruşu ve İstiklal Marşı ile başlandı. Açılış konuşmasını yapan Genel Başkanımız Gültekin Uysal, partimizin 70 yıl önce kurulduğunda belirlenen prensiplerin ve öngörülerin, günümüz gerçekleriyle hala örtüştüğünü ve bugünlere ders niteliğinde olduğunu açıkladığı konuşmasında 70 yılda gerçekleştirilen demokrasi mücadelesini anlattı.
Partimizin 70 yılda siyasete kazandırdığı büyüklerinin ve gerçekleştirdiği hizmetlerinin anlatıldığı bir sinevizyon gösterisinin ardından panel programına geçildi.
Programın panel kısmında Milli Eğitim eski Bakanımız Ali Naili Erdem, GİK üyelerimiz Dr. Melih Aktaş ile Doç. Dr. Mehmet Özdemir konuşmalarını yaptı.
Eski Bakanımız Ali Naili Erdem, konuşmasında tanığı olduğu Demokrat Parti’nin kuruluş yıllarını anlattı. Erdem, o yılları anlatırken şunları söyledi:
“Yurtta sulh cihanda sulh politikasını başarıyla uygulamış Demokrat Parti, dostluklarını çoğaltmıştı. Komşu devletlerle kanlı bıçaklı olmamış, Ortadoğu’nun bataklığına girmemiş, yozlaşmadan çağdaşlaşmayı başarmıştır. Hiçbir parti kendisine düşmeden dış politika sorunlarını ve sorunlarımızı ana muhalefet partisiyle birlikte çözümlemeyi samimiyetle uygulamış Demokrat Parti, Türkiye’yi bir barış ülkesi yapmıştır.
Bugün kan gölüne dönen ülkemizde kimler neler düşünür bilemiyorum. 1950-60 döneminde ne bayrağımız bez parçasıydı, ne Silahlı Kuvvetler mensuplarının başlarına çuval geçirilmişti, ne sizler bizler ayrımı vardı. Dağlarımız Ne mutlu Türküm diyene sözleriyle donanmıştı. Okullarımızda Türküm, doğruyum andı söylenmişti. Gönülden yaşadığım bal gibi bir ülkeydi.”
GİK üyemiz Doç. Dr. Mehmet Özdemir ise Demokrat Parti’yi anlatan konuşmasının devamında Demokrat Parti’nin en önemli zaferlerinden birisi olan Kıbrıs konusunu ele aldı.
Özdemir konuşmasında “Demokrat Parti’nin kuruluşunun 70. yılını övünçle ve hasretle kutluyoruz, Demokrat Parti döneminin eski Türkiye’sinin özlemiyle kutluyoruz. Demokrat Parti, Türk insanına, Türk ülkesine, büyük Türkiye ülküsüne hizmeti en büyük görev bilmişti. Demokrat Parti’nin ideali Atatürk’ün “Yüksel Türk. Senin için yüksekliğin sonu yoktur” emriydi. Demokrat Parti’nin hedefi Atatürk’ün Türk milleti atinin yüksek medeniyet ufkunda bir güneş gibi doğacaktır” işaretiydi. İşte Demokrat Parti bu idealler, bu emirler, bu edepler doğrultusunda yılmadan, usanmadan çalıştı. Demokrat Parti dışta da Türkiye’yi dünyanın en itibarlı ülkelerinden birisi haline getirdi” dedi.
Demokrat Parti’nin 70. kuruluş yıldönümü, İstanbul ve Bursa’da da kutlandı. Bursa İl Teşkilatı, 3.Cumhurbaşkanımız Celal Bayar’ın mezarı başında bir tören düzenleyerek çelenk bıraktı, dualar okudu. İstanbul İl Teşkilatımız ise İstanbul’da bulunan Anıtmezar’daki programa katılarak merhum Eski Başbakanımız Adnan Menderes ve arkadaşları ruhuna Fatiha okudu, çelenk bıraktı. 

6 Ocak 2016 Çarşamba

Tarihi ve Kadim DEMOKRAT PARTİ'nin, 70. Kuruluş Yıl Dönümü Kutlanıyor!...

KURULUŞU’NUN 70. YILI KUTLANIYOR 
Demokrat Parti’nin 70. Kuruluş Yıldönümü Ankara’da 07 Ocak 2016 Perşembe günü saat 13.00’de; Genel Merkez tarafından Sürmeli Otel’de düzenlenen bir panel ile idrak edilecek, anma etkinliği yapılacak ve kutlanacaktır. Demokrat Parti Genel Merkezi’nce düzenlenen panelin açış konuşmasını Genel Başkanı Gültekin Uysal yapacaktır.

Demokrat Parti Genel Merkezi tarafından, Ankara’da hazırlanıp düzenlenen “7 Ocak 1946’da kurulan tarihi ve kadim Demokrat Parti”nin 70. kuruluş yıl dönümü etkinlik/panel programına ait detaylar aşağıdadır. Bütün üyelerimiz ve Değerli halkımızın bilgilerine sunulur.

Tarih   : 07 Ocak 2016 Perşembe
Saat    : 13.00
Yer      : Sürmeli Otel (Cihan Sokak No:6 Sıhhiye)

DEMOKRAT PARTİ
70. KURULUŞ YILDÖNÜMÜ PROGRAMI
7 OCAK 2016 / ANKARA

13.00   Açılış
13.05   İstiklal Marşı ve Saygı Duruşu
13.10   Demokrat Parti Genel Başkanı Gültekin UYSAL’ın konuşması
13.30   Demokrat Parti 70. Kuruluş Yıl dönümü Panel Programı

PANEL PROGRAMI VE PANELİSTLER

Ali Naili ERDEM      Sanayi, Çalışma ve Milli Eğitim (e) Bakanı, 
                                    Demokratlar Kulübü Başkanı
Dr. Melih AKTAŞ    Gazi Üniversitesi İ.İ.B.F Öğretim Görevlisi – DP GİK ÜYESİ
Doç Dr. Mehmet ÖZDEMİR          DP GİK Üyesi ve Demokratlar Kulübü Genel Muhasibi
16.00   Kapanış

17 Kasım 2015 Salı

ALİ NAİLİ ERDEM ANLATIYOR; YENİ ASYA, ANKARA (21/23 EYLÜL 2015)

Ne kadar işyeriniz varsa kapatın, sadece bakanlık ve vekillik yapın; 21 Eylül 2015, Pazartesi (1. Bölüm)
ALİ NAİLİ ERDEM ANLATIYOR
Süleyman Bey idealist, namus timsali bir vatanperver.,  Bir Türkiye âşığı insan. Havaya eliyle bir hat çizerek, “Bu hat asgarî yaşama düzeyidir. Bu hattın altında yaşayan insanlar bizim insanlarımızdır. Bu insanları kerpiç evlerden çalı dibinden kurtarmaya mecburuz. Bunu yaptığımız sürece Allah’ın rızâsına müstahak oluruz” dedi. Süleyman Bey’in bir sözünü daha söyleyeyim; “Biliniz ki bizim politikadaki şiârımız Allah rızâsıdır. Bunun dışında hiçbir şey istemiyoruz”. “Sevgili Nâili” derdi bana; “Benim insanım açken, benim karnım nasıl tok olur...”
ALİ NAİLİ ERDEM KİMDİR?

17 Şubat 1927’de İzmir’in Kemalpaşa ilçesinde doğdu. İlk öğrenimini Kemalpaşa İlkokulu’nda, orta öğrenimini İzmir’de yaptı. 1951 Ankara Hukuk Fakültesi’nden mezun olup 1954-61 yılları arasında avukatlık yaptı. 1945 yılından bu yana bir çok dergide şiirleri, 1965’ten beri bir çok gazete ve dergide makaleleri yayınlandı. 1961-1980 arası 1., 2., 3., 4. ve 5. dönem İzmir milletvekili. Sanayi, Çalışma (iki defa) ve Millî Eğitim Bakanlığı yaptı. 1980 askerî darbesinden sonra ülkenin çeşitli yerlerinde konferanslar verdi.
9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in yol arkadaşı, Millî Eğitim, Çalışma ve Sanayi eski bakanlarından Ali Naili Erdem’le siyasî hayatını, Demirel’le birlikte verdikleri siyasî mücadeleyi konuştuk. Kendisine Demokrat misyonun tarihini ve geleceğini sorduk. Yakın siyasî tarihe geçmiş isimlerden Ali Naili Erdem’in bizzat yaşadığı olaylar nezdinde anlattığı çarpıcı hâtıralar, Demirel’in demokrasi ve kalkınma mücadelesine ve son yarım yüzyıllık Türkiye siyasî tarihine ışık tutuyor.
“BİZ BU MASAYA SUÇLU SANDALYESİNE OTURMAK İÇİN GELMEDİK”
Siyasî hayatınız boyunca baştan beri demokratik misyon içerisinde bulundunuz. Yakın zamanda vefât eden merhum Süleyman Demirel’le uzun yıllar birlikte siyaset yaptınız, ülke idâresinde bulundunuz. Demirel’in demokratik mücadelesine dair hâtırlarınızdan anlatır mısınız?
Memnuniyetle... 21 Ekim 1961’de Süleyman Beyi Mehmet Turgut Bey’in evinde tanıdım. Süleyman Bey o zaman henüz parlamenter değildi. Askerdeydi. 1962’de yapılan kongrede Süleyman Bey’i biz genel başkan olarak düşünüyorduk. Kurucu başkan rahmetli Ragıp Gümüşpala’ydı. Arkadaşlar dediler ki biraz daha zaman geçsin. Biz orada Süleyman Bey’i genel başkan yardımcısı olarak seçtik. Süleyman Bey’i genel başkan yardımcısı seçtiğimiz tarihte ben grup başkanvekiliydim. Gümüşpala’nın vefatından sonra daha önceleri rahmetli Saadettin Bilgiç, rahmetli Faruk Sükan ısrarla bana Süleyman Bey’in genel başkan olması hususunda telkinde bulundular.
Fakat rahmetli Gümüşpala (erken) vefat edince Saadettin Bilgiç’in babası merhum Müftü Hoca dedi ki “Devlet kuşu insanın omzuna bir defa konar Saadettin, sen niye vazgeçiyorsun bu işten.” Bunun üzerine Saadettin Bilgiç, ben de genel başkanlığa adayım dedi. Biz her gün beraber olduğumuz arkadaşlarla ikiye bölündük. Cihat Bilgehan, İbrahim Tekin, Mehmet Turgut, Halim Aras, Süleyman Bey’in yanında yer aldık. Faruk Sükan başta olmak üzere o arkadaş ekibi Ferruh Bozbeyli’yle birlikte Saadettin’in yanında oldular.
Seçim öncesi 1964 seçimlerine giderken Süleyman Bey’in mason olduğuna dair birisi tarafından evrak dağıtıldı. Bir arkadaşımız ben şimdi gider bu meseleyi hallederim dedi. Ekrem’e biz, sen otur karışma bu işlere, dedik. O arada Cevdet Sunay Genelkurmay Başkanı olarak bir mektup yazdı Meclis Başkanı Fuat Sirmen’e. “Adalet Partililer ordunun aleyhine konuşuyor bunun tedbirini alın” diye...
Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel’in başkanlığında toplantıda konuşurken, merhum İsmet Paşa o zaman başbakan. Yanında Nihat Erim, diğer tarafında Kemal Satır. Adalet Partisi’ni temsilen Süleyman Bey’in yanı sıra ben ve rahmetli İhsan Sabri Çağlayangil birlikte oturuyoruz. İsmet Paşa, itham edince Süleyman Bey, “Biz bu masaya suçlu sandalyesine oturmak için gelmedik. Biz burada eşit şartlar içinde oturuyoruz” dedi. İhsan Sabri Bey de, “Paşa Hazretleri; siz başbakansınız, icraat mevkiinde olduğunuz halde yapmadığınız şeylerin de hesabını vereceksiniz” deyince İsmet Paşa “Bunların konuşulacağı yer Meclis’tir” dedi ve Meclis’e gittik, İsmet Paşa’yı koalisyondan düşürdük, hükümet olduk. Suat Hayri Ürgüplü kabinesini kurduk. Yıl 1965... Suat Hayri Ürgüplü kabinesinden hayatta sadece ben varım. Bütün arkadaşlarım Hakk’ın rahmetine kavuştu…
“AKLIYLA, GÖNLÜNÜ BİRLEŞTİREREK TÜRKİYE’NİN KALKINMASINI SAĞLADI”
Demirel’in Türkiye’nin kalkınma mücadelesine dair de elbette siyaset arkadaşı ve bakan olarak ortak çalışmalarınız, hâtıralarınız var. Onlardan da nakleder misiniz?
Süleyman Bey idealist, namus timsali bir vatanperver. Bir Türkiye âşığı insan. 1965’te kendisiyle bir akşam otururken bana söylediği bir söz vardır: “Önce insan ve insan sevgisi...” Yani şu sizden, bu bizden diye bir tefrika, bir ayrımcılık yok. Bütün Türkiye’yi kucaklayan sevgi...
Süleyman Bey, bir bilim adamı, bir akıl adamı olduğu kadar bir gönül sultanıdır. Aklıyla gönlünü birleştirerek Türkiye’nin kalkınmasını sağlayan, bana göre en büyük liderdir. Bir Türkiye’ye ikinci bir Türkiye ilâve etmiştir. İlk Bakanlar Kurulu toplantısında söylediği bir söz vardır: “Ben partinin memurlarını değil, devletin memurlarını istiyorum. Parti için çalışan değil devlet için çalışan insanları tayin edeceksiniz”.
Yine Demirel’in 1965’teki ilk Bakanlar Kurulu toplantısında yaptığı ikinci bir açıklama var: “Ne kadar işyeriniz varsa, ne kadar büronuz varsa hepsini kapatacaksınız. Yalnız ve yalnız Türkiye için bakanlık ve milletvekilliği yapacaksınız”; ikinci konuşması da bu. Üçüncü konuşmasında, havaya eliyle bir hat çizerek, “Bu hat asgarî yaşama düzeyidir. Bu hattın altında yaşayan insanlar bizim insanlarımızdır. Bu insanları kerpiç evlerden çalı dibinden kurtarmaya mecburuz. Bunu yaptığımız sürece Allah’ın rızâsına müstahak oluruz” dedi.
Süleyman Bey’in bir sözünü daha söyleyeyim; “Biliniz ki bizim politikadaki şiârımız Allah rızâsıdır. Bunun dışında hiçbir şey istemiyoruz”. “Sevgili Nâili” derdi bana; “Benim insanım açken benim karnım nasıl tok olur...”
“ADNAN BEY’LE FATİN BEY’İN YAPTIĞINI YAPALIM; İNSAN BİR KERE ÖLÜR”
1965 yılında Ankara-Trabzon arası 72 saat. Süleyman Bey’le Karadeniz seyahatindeyiz. Bir tek Samsun’da liman var ve yalnız Samsun’da otel var. Bir akşam üzeri Giresun’a gidiyoruz. Bir göl kenarında durduk. Bir adam elinde balıklar, “Bey” diyor, “eve ekmek götüreceğim, ne olur bu balıkları al”. Ben bunun üzerine dedim ki “Gel, seni Süleyman Bey’e götüreyim.” O adamı Süleyman Bey’in yanına götürdüm. Süleyman Bey o adama, “Karadeniz limanları yeniden yapılacak, Karadeniz yolu açılacak ve hiç kimse elindeki balığı çöpe atmayacak” dedi. Bu konuşma 1965’te gerçekleşti.
Yine bir akşam Hopa’dan Rus hududu Kemalpaşa’ya geçtik. Elektrikler yok. Karşısı Sovyet Rusya. Orada buzdolabı var, çamaşır makinesi var, elektrik süpürgesi var; bizim bu tarafta hiçbir şey yok. Ben konuşmaya başladım: ‘Orada elektrik var, sizde de olacak. Orada buzdolabı var, sizde de olacak. Orada çamaşır makinesi var, sizde de olacak. Konuşmam biterken, bir adam ayağa kalktı ve dedi ki: “Sayın Bakan! Hiç endişe etme. Bu söylediklerinin hepsi olacak, buna inanıyorum. Onların elektriği var, ışıklar içinde diyorsun. Ama onların Allah’ı yok. Bizimse Allah’ımız var”. Süleyman Bey orada, bir yıl sonra bütün o bölgenin elektriğe kavuşacağı sözünü verdi ve Allah’a şükür kavuşturdu…
Benim Millî Eğitim Bakanlığım sırasında demişti ki, “Naili, Türk kültürünü anlatacak kitapları birbiri ardına sırala. Kültürümüzü, insanımıza vermeye çalıştık. Ve bana ikinci olarak dedi ki: “Kur’ân’ın birinci âyeti, oku! Nerede bir boş yer varsa oraya okul yaptıracaksın”. Bizim dönemimizde hiçbir ilçe ortaokulsuz kalmadı. Bütün ilçelere ortaokul getirdik.
1965’te üç arkadaş, İhsan Sabri Çağlayangil Dışişleri Bakanı, Cihat Bilgehan Maliye Bakanı ve ben de Çalışma Bakanıyım. Süleyman Bey dedi ki, “Paramız yok. Biz bu yatırımları nasıl yapacağız, çıkın dünyayı bir dolaşın.” Ben Avrupa’ya gittim. Kiminle konuştuysam para vermedi. “Türkiye’de 27 Mayıs ihtilâli rüzgârları devam ediyor, para veremeyiz” dediler. İhsan Sabri Bey de Amerika’ya gitti. Cihat Bilgehan da Japonya’ya. Hepimiz elimiz boş döndük…
Bunun üzerine Süleyman Bey’in küçük odasındayız. Süleyman Bey başını iki elinin arasına aldı, ağlıyor. “Şimdi ne yapacağız,” dedi. “Bir yığın vaadde bulunduk, ‘kalkınan Türkiye’ dedik, ‘gelişen Türkiye’ dedik, şimdi ne yapacağız?” Dedik ki “Rahmetli Adnan (Menderes) Bey ile Fatin (Rüştü Zorlu) Bey’in yaptığını yapalım. NATO dışında bir devletten yardım alalım.” “Olur mu,” dedi. “Olur,” dedik. Rusya’ya müracaat ettik. Dedim ki, “Ne olacak Adnan Bey’le Fatin Bey’i astılar bizi de asarlar. İnsan bir kere ölür…”
RÖPORTAJ: Cevher İLHAN, Mehmet KARA, Melih TEKİN
***
Ordudaki solcuları tasfiye iddiasıyla yola çıkan 12 Mart bizi tasfiye etti; 22 Eylül 2015, Salı
Demirel hükümetlerinin önde gelen bakanlarından Ali Naili Erdem: Süleyman Bey 12 Mart’tan sonra 13 Mart sabahı beni ve İhsan Sabri Beyi çağırdı ve dedi ki: “Bu Meclisi açık tutacağız. Sizin kanatlarınızla Meclisi ayakta tutacağız ve uçuracağız.”
ALİ NAİLİ ERDEM ANLATIYOR (2)
“SÜLEYMAN BEY’LE BİRLİKTE YÜRÜDÜK…”
Demirel’in kalkınma mücadelesini anlamak için ibret verici hâdiseleri anlatmam lâzım. Zengin ve mutlu bir Türkiye özleminin içerisinde yaşayanları ortadan kaldırmaya çalışan bir zihniyet Türkiye’nin içinde de, dışında da vardır. Evhamların içinde değilim, ama size bir şey anlatayım: Ben 1976 senesinde Almanya Hamburg’ta bir gemi teslim almaya gittim. Yanımda Deniz Kuvvetleri Komutanı var. Akşam yemek sonrası bir NATO komutanı şu konuşmayı yaptı: “Biz sizleri sevmeyiz. Sizi Slavlar da sevmez. Ruslar sıcak denizlere inmek istediler, onlara da fırsat vermediniz, onlar da sizi sevmez. Siz şimdi 50 milyon Türksünüz, sırtınız tok karnınız pek olsa 50 milyon silâh olursunuz, dünyanın dengesini bozarsınız. Dünyanın dengesinin bozulmaması için sizin sırtınızın tok, karnınızın pek olmaması lâzım…”
Bunun üzerine, ‘Nasıl yapacaksınız bunu?’ dedim. “Çok kolay, sizin baş ağrılarınız var” dedi. ‘Nasıl?’ dedim. “İlerici - gerici, sağcı - solcu, Alevî - Kürt... Aynı evde iki kardeş birbirine tabanca çekecek. Sizi biz, zengin ve mutlu kılmayız” dedi. ‘Bana niye anlattınız bunları?, dedim. “Başbakanınıza söyleyesiniz diye anlattım, dedi. Şimdi bu anlayış yok olmamıştır. Yok oldu falan düşünmeyin, yok olmamıştır. Esasında, biz bunları bilerek Süleyman Bey’le beraber yürüdük…
“BİR VEFA ADAMI, İYİ BİR DEMOKRAT, DÜŞMANINA KARŞI ASİL…”
Süleyman Bey Bir vefa adamıdır. Düşmanına karşı da asildir. Onu da söyleyeyim mi size? Kendisine “masonluk” isnadında bulunan adamı daha sonra Sağlık Bakanı yaptı. Kendisine söven adamı da Gençlik ve Spor Bakanı yaptı. Gittim kendisine ‘Efendim, ne yapıyorsunuz?” diye sordum. “Ne diyor Kur’ân; ‘Sana kötülük edene sen iyilik edeceksin’ demiyor mu?” ibretli cevabı verdi.
Süleyman Bey sizin anlattığınız her şeyi beğenmeyebilir, ama dinler. Zincirbozan’dayız, Halk Partili iki milletvekili de orada. Dediler ki sen ne kadar mutlu adamsın. Süleyman Bey’le her şeyi konuşuyorsun, seni dinliyor. Biz bir gün Bülent Ecevit’e kendi görüşünün aksine bir şey söyledik, adam bizi defterden sildi…
Süleyman Demirel iyi bir Demokrat. Sizin yanlışlıklarınızı yüzünüze vurmayan bir adam. Kur’ân ne diyor; ‘Ayıbı yüze vurma!’ Kültürümüzü benimseyen bir anlayışı var. Bu kültürün içerisinde İslâm var, Türk var, Batı var. Üçünün hepsi hemahenk…
Yahya Kemal “Ne harâbiyim ne harâbatiyim, kökü mazide atiyim” diyor. “Kökü mazide olmak”, tarihini inkâr etmemek, ecdâdını inkâr etmemek, onlarla iftihar etmektir. Ama “ati olmak”, geleceğe hazırlanmak, geleceği geçmişe tercih etmektir.
Demirel, “İstanbul’un Şişli’sinde ne varsa Hakkâri’nin Yüksekova’sında da aynısı olacak” diyordu. Türkiye’yi bütün insanlarıyla kucaklayabilme, kitle partisi dediğimiz parti, merkez sağ dediğimiz parti, işte -Demirel’den anlattığım- bu misyona sahiptir…
“12 MART’TA MECLİS’İ AÇIK TUTUP DARBEYİ SAVUŞTURDU”
12 Mart Muhtırası’nda “Demirel şapkasını alıp gitti” diyorlar. O gün siz de oradaydınız. 12 Mart’ta şâhit olduğunuz demokratik tavır ve direnci hakkında neler söylersiniz?
Yalan! Süleyman Bey şapkasını falan alıp gitmedi. Şimdi hadise şu: 12 Mart’a tekâddüm eden günlerde Doğan Avcıoğlu, Hasan Cemal gibi şahıslar, askerden güç almak suretiyle bir darbe teşebbüsünde bulunmayı ve “cici demokrasi” diye tanımladıkları demokrasimizin yerine tek bir partiye dayalı parlamentoyu kurmayı ideal olarak hedeflediler. O tarihte, Kızılay’da akşam üzerleri “Biz Türksüz ve Müslümansız bir Türkiye istiyoruz” diyerek yürüyorlardı. Tabiî o tarihte biz imsâk ile hareket etmek lüzumunu hissettiğimiz için paçayı kaptırmamaya itina göstererek güvenlik tedbirlerimizi alıyorduk…
Askerin içinde kıpırdamalar var denildi. 12 Mart’ın hemen bir hafta öncesinde, sanıyorum 6 veya 5 Mart’ta ben Adalet Partisi Meclis Grubunda bir konuşma yaptım. Konuşmamın sebebi o tarihlerde İçişleri Bakanı, Deniz Gezmiş’le bir fotoğraf çektirmişti. ‘Bu yanlış bir şey dedim. Akşam üzeri Süleyman Bey çağırdı, dedi ki ‘Bugün konuşmanı dikkatle dinledim. Naili bu ne?” Dedim ki ‘Sayın Başbakanım korkum var. Bize bir muhtıra verecekler.’ “Nereden çıkardın bunu” dedi. Askerin içerisindeki sol cereyanlar had safhada. 12 Mart daha sonra ordunun içerisine giren solcuların tasfiyesi olarak nitelendirildi. İyi de aslında tasfiye edilen biz olduk.
12 Mart muhtırasına mâruz kalınca Selahattin Kılıç, “Keşke istifa etmeseydik kalsaydık, gelip bizi burada süngüleselerdi” dedi. Buna karşı Millî Savunma Bakanı Hasan Dinçer, “Kiminle neyin kavgasını yapacağız?” diye karşı çıktı. Süleyman Bey’e dedim ki, ‘aşağıda arkadaşlar böyle konuştular.’ Dedi ki “Naili, ne yapmam lâzımdı. Biz burada dirensek, topumuz tüfeğimiz silâhımız yok. Bizim milletimiz böyle bir durumda bize ‘kahraman’ mı der, yoksa ‘enâyi’ mi?” Bu fevkalâde anlamlı ve doğru bir tesbittir.
Süleyman Bey derdi ki; devlet adamı, olayları zamana yayarak çözümünü sağlar. Kayseri milletvekili Kemal Doğan, -muhtırayı veren generaller için- “Devletin memurları olan bu insanların bize yapmış oldukları karşısında suskun mu kalalım!” tepkisini vermişti. Süleyman Bey, “Re’sen emekli mi edelim onu mu demek istiyorsun” deyince, “Evet efendim” dedi. “Re’sen emekliye sevk ederiz de onların ardından geleceklerin kimler olduğunu biliyor musun?” diye sordu. Hülâsa, Demirel, 12 Mart’ta Meclis’in açık kalmasını sağlayıp bir darbeyi geçiştirdi.
DEMOKRASİYİ YAŞATMAK İÇİN PARLAMENTO AÇIK VE SAYGIN OLMALI
Bilindiği gibi, 12 Mart’ın ardından Nihat Erim’i “partiler üstü” diye tanımladılar. Nihat Erim daha önce İsmet Paşa’nın tutum ve davranışlarından dolayı zaman zaman gelir şikâyet ederdi. Başbakan olunca, bu sokaktaki hareketlerin öğrenci hareketleri olmadığını, devleti teslim almak istediklerini söyledi.
Konuşması bitince dedik ki “Sen, 15 gün önce Başbakan değilken yaptığın konuşmaların hepsinde ‘bunlar öğrenci hareketleridir’ dedin ve bizi kınadın. ‘Öğrenci hareketlerini önlüyorsunuz, siz demokrasiye karşısınız!’ demiştin. Şimdi diyorsun ki ‘Bunlar devleti teslim almaya çalışıyorlar.’ Bu görüşe nereden geldin?” Dedi ki “Naili, devletin arşivlerine girdim, sizin dediklerinizin doğru olduğunu gördüm…”
Süleyman Bey 12 Mart’tan sonra 13 Mart sabahı beni ve İhsan Sabri Bey’i çağırdı ve bize dedi ki; “Bu Meclis’i açık tutacağız.” Demirel’in çok önemli vasıflarından birisi de Meclis’i açık tutmasıdır. Eğer bu ülkede demokrasiyi yaşatmak istiyorsanız parlamentoyu saygın halde tutmaya mecbursunuz. 
İhsan Sabri Bey AP Senato Grup Başkanı oldu, ben Meclis Grup Başkanvekili oldum. Ve Süleyman Bey’in söylediği söz; “Sizin kanatlarınızla Meclis’i ayakta tutacağız ve uçuracağız…”
O arada rahmetli Ferit Melen’e hükümet kurma görevi verildi. Naim Talu hükümetinde de ben tekrar Çalışma Bakanı oldum. Naim Talu Bey dedi ki; “Bu memurun maaşını nasıl ödeyeceğiz?” Ben güldüm. “Niye gülüyorsun?” Dedim ki “1965’te Çalışma Bakanı olduğum zaman Başbakan Süleyman Bey de aynı soruyu bana sormuştu. Şimdi geldik 1973’e siz de aynı soruyu soruyorsunuz.” “Evet”, dedi. “Haklısın...”
Akşam Süleyman Bey’e gittim bunları anlattım. “Yahu Naili” dedi, “Dışarıya dört madde ihraç ediyoruz; bunun karşısında ithal ettiğimiz petrolün yarı fiyatını ancak ödüyoruz…” Ama bütün bu sıkıntıların içinden Türkiye’yi bir defa daha çekip çıkarmıştı…
RÖPORTAJ: Cevher İLHAN, Mehmet KARA, Melih TEKİN
***
“Faruk Gürler’i seçmezseniz buradan cesetleriniz çıkar” 23 Eylül 2015, Çarşamba
ALİ NAİLİ ERDEM: 1973'teki cumhurbaşkanı seçimi öncesinde üniformalı bir tuğgeneral, bana “Sayın Grup Başkanı, bu akşam buradan Faruk Gürler cumhurbaşkanı olarak çıkmazsa, siz buradan çıkamazsınız! Cesetleriniz burada kalır” dedi.
ALİ NAİLİ ERDEM ANLATIYOR (3)
“CESETLERİNİZ BURADA KALIR!” TEHDİDİ
12 Mart muhtırası sürecinde Demirel’in AP grubuyla birlikte askerlerin Faruk Gürler’i cumhurbaşkanı seçtirme dayatmalarına ve cuntaya karşı diretmesi var. Bunu özetler misiniz?
12 Mart’tan sonra bence en önemli olaylardan bir tanesi Faruk Gürler’in cumhurbaşkanı seçimleri hadisesidir. 1961 parlamentosu silâhların gölgesi altında açılmıştı. Biz o zaman parlamentoya geldik, -merhum- Ali Fuat Başgil Hocayı Cumhurbaşkanı seçtirmek istiyoruz. “Olmaz öyle şey” diyorlar.Ve o tarihte İstanbul’da Cemal Tural’ın başkanlığında kurulan ekip “Cemal Gürsel cumhurbaşkanı olacaktır, İsmet Paşa Başbakan olacak, aksi halde bu Meclis açılmaz” dediler. Yani 27 Mayıs’tan sonraki Meclis bu şartlarla açıldı. 
Gürler aday olunca Süleyman Bey, “kimin cumhurbaşkanı olacağından nasıl olacağı daha önemlidir” dedi.
Seçim günü gece saat 9 sularında bir beyefendi geldi. “Sizinle bir beyefendi konuşmak istiyor” dediler. Dışarı çıktım, Meclis’in karanlık bir koridoruna girdik. Üniformalı bir tuğgeneral, MİT temsilcisiymiş, bana “Sayın Grup Başkanı, bu akşam buradan Faruk Gürler cumhurbaşkanı olarak çıkmazsa, siz buradan çıkamazsınız!” dedi. “Nasıl çıkamayız” diye sordum. “Cesetleriniz burada kalır, dedi. Ben de; “Sevgili tuğgeneral, burası garnizon değil, burası karargâh değil. Burada her arkadaşın kendi fikri vardır. Ben bunu söyleyemem” diye cevap verdim. “Siz bilirsiniz, sonuçlarına katlanırsınız” deyip ayrıldı.
Ardından girdim Meclis’e, Süleyman Bey en önde tek başına oturuyor. Dedim ki hadise böyle. “Ne yapmayı düşünüyorsun?” diye sordu bana. “Size söyledim, kimseye söylemedim; biz burada reyimizi kullanacağız” dedim. Bunun üzerine “Naili, bunu kimseye söylemezsen iyi olur….”
Neticede Gürler seçimi kaybetti. Seçimi kaybetmesinden sanıyorum on beş gün sonra Stockholm’de karşılaştık. Kanserdi, tedaviye gelmiş. Orada dedi ki, “Sayın Bakanım, sana teşekkür ederim. Doğruyu bir tek sen söyledin.” Zira ben kendisine demiştim ki ‘Aday olma.’ “Bir yığın arkadaş imza verdi”, dedi. “Onlar protokol imzasıdır, onlara güvenmeyin, sizi memnun etmek için atılan imzalardır’ diye uyarmıştım…
DEMOKRAT DÜZENDE ŞAHESER OLAN BİREYDİR
12 Eylül 1980 darbesinin içyüzü de bilinmiyor. Darbe öncesinde 27 Aralık 1979’da çoğu kimsenin bilmediği komutanların verdiği bir “mektup-muhtıra” meselesi var. 12 Eylül “darbe gerekçeleri”ne cevabınız nedir? Demokrasiyi katleden darbelerde en çok ileri sürülen “ülkenin uçurumun kenârına geldiği”, “ekonominin çöktüğü” benzeri isnadlara yorumunuz nedir? Bugün Türkiye’nin demokrasi ve ekonomik durumunu değerlendirir misiniz?
Doğru, askerler onu bir muhtıra olarak kabul etmiyorlar. “Bir mektup yolladık” diyorlar. “Parlamento çalışmıyor, ülke sorunları tehlike arz ediyor” diyorlar. Oysa henüz bir-bir buçuk aylık hükûmettik. Yoklukları, kuyrukları kaldırmaya, ekonomiyi düzeltmeye çalışıyorduk. Düzelttik de. Demirel’in başkanlığındaki hükûmet yoklukları, kuyrukları kaldırdı. Başta petrol olmak üzere bütün maddeler temin edildi…
Ancak anarşiyi önleyecek güvenlik güçleri idi. Ortaya çıkarılan havada gençler, düğüne koşar gibi ölüme koşuyorlardı. Ve birbirlerini acımadan öldürüyorlardı. Bazı yerler kurtarılmış bölge olarak tanımlanıyordu.
Güvenliği sağlamada güvenli olanlar emniyet kuvvetleri, jandarma ve Türk Silâhlı Kuvvetleridir. Başbakan Demirel, askerlere, sıkıyönetim komutanlarına, “12 Eylül’den önce diyor ki, bu kan durmalıdır. Bu çocukların karşılıklı birbirlerini vurmaları durdurulmalıdır. Yasa ise yasa, silâh ise silâh, imkân ise imkân, neyi istiyorsanız verelim, yeter ki anarşiyi, akan kanı durdurun!” demişti. İkinci Ordu Komutanı’nın, darbeden bir sene önce “İhtilâle zeminin olgunlaşması için bir yıl bekledik” deyip beş bin gencin ölümüne göz göre göre seyirci kalması dikkat çekicidir.
Yani, bu itiraflardan da anlaşılıyor ki, 12 Eylül “gerekçeleri” aslı astarı olmayan “darbe bahaneleri”ydi...
Sonuçta, birbiri arkasına yapılan darbeler birçok insanda ümitsizliğe sebep oldu. Halbuki, demokrat düzende şaheser olan bireydir. Ve birey kendi ayakları üzerinde kendi imkânlarını sağlar. Zira demokraside aslolan milletin zenginliğidir. Milletin zenginliğinden devletin zenginliğine gidilir…
MENDERES GİBİ DEMİREL’E DE DESTEK VERMEDİLER
Bugün ekonomimiz güzel değildir. Kim güzel diyorsa doğru söylemiyor. Dışarıdan gelen parayla ayakta duruyoruz. Ve bunun sonucunda da kendi ürettiğimiz bir şey yok. Alman harikasını oluşturan Ludwig Erhard’la 1964 yılında bir konuşmamızda, “2. Dünya Savaşı’nda bitmiş bir Almanya’yı ayağa kaldırdınız, nasıl yaptınız bunu” diye sordum. Adamın verdiği cevap; “üretim” oldu. Üç defa sordum, üç defa da aynı “üretim” cevabını aldım.
Yine sene 1980, Alman Başbakanı Helmut Kohl’un dâvetlisiyim. Berlin’de CDU’nun (Hıristiyan Demokrat Birliği) kongresi var. Adam diyor ki; “Enerjiye sahip olan devlet, dünyanın efendisidir.” Oysa şu anda Bulgaristan dahil her yerden elektrik alıyoruz. Gediz Depremi yaşandığında Gediz’e gidiyoruz. Yol felâket! Yanımda Plânlama Müsteşarı var. Sordum, “Bu yolu niye yapmıyorsunuz?” diye. “Bizim ilk yaptığımız şey millî gelire doğrudan doğruya katkı yapan üretimdir” diyor.
Peki şimdi soruyorum; 13 senede kaç tane Tüpraş yapıldı? Kaç tane Petkim var? Sene 1954’te Adnan Bey’le Fatin Bey Almanya’da Ren Nehri’nin üzerinde Alman Başbakanıyla bir görüşme gerçekleştiriyorlar. Adnan Bey “Biz NATO ülkesiyiz, demir-çelik fabrikası kuracağız bize yardım edin” diyor. Alman Başbakanı, “Demir-çelik dünya devletlerini ayakta tutan güçtür, size yardım edersek bize rakip olursunuz” diye reddediyor. Ve Adnan Bey sinirlenip orayı terk ediyor.
Sene 1946’da İsmet Paşa, “yarının Türkiye’si ne olmalıdır” diye Dünya Bankası’ndan bir rapor hazırlanmasını istiyor. Raporda, “Türkiye sanayileşmemelidir. Türkiye ziraat kalmalıdır” deniyor. Sonra bu rapor Adnan Bey’in önüne de geliyor; diyor ki, “Bunlar bizi fukara kılmak istiyorlar.” Ve Amerika’ya gidiyor, Eisenhower’den yardım istiyor. Eisenhower, “Size yardım ederiz” diyor. O tarihte 150 bin dolar. Ama Eisenhower daha sonra bu parayı ödemekten vazgeçiyor. Çok saygıdeğer bir iş adamımız Amerikalı bir senatöre diyor ki, “Bu parayı bize vermeyin, biz bu parayı hovardaca yeriz...”
“BEN BİLİRİM BEN YAPARIM” DEMOKRASİLERDE OLMAZ
Demokrasi kolay oturmuyor. Demokrasi bu değil. Bu yaşadığımız şeyin adı demokrasi değil. Sadece sandığın varlığı seçimin meşrûiyeti, demokrasi için yeterli değildir.
Demokraside sevgi, hoşgörü çok önemli. Ve demokraside eğitimin bütünleşmesi çok önemli. Demokraside ekonominin düzeyi çok önemli. Bunlar olmadığı zaman demokrasi zaaflarla malûldür. Herkes kendi demokrasisinin tarifini yapıyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan’la oturup konuşabilsem bunları anlatacağım.
Demokrasi Ahmet İyimaya’nın, Burhan Kuzu’nun anlattığı gibi değil. Burhan Kuzu’nun profesörlük belgesinde benim imzam var, onun için söylüyorum. Sayın Cumhurbaşkanının konuşmalarının demokrasiyle ilgisi yok. “Ben bilirim, ben yaparım”, demokrasilerde “ben” yok. Kur’ân’da var mı “ben” kelimesi? “Biz” var. Diyor ki, “ben, ben, ben!” Bu demokraside olmaz, olmuyor…
Bugün ekonomimiz güzel değildir. Kim güzel diyorsa doğru söylemiyor. Dışarıdan gelen parayla ayakta duruyoruz. Ve bunun sonucunda da kendi ürettiğimiz birşey yok. 
13 senede kaç TÜRRAŞ ve Petkim yapıldı, soruyorum. Almanya 2. Dünya Savaşından sonra üretimle ayağa kalktı.
RÖPORTAJ: Cevher İLHAN, Mehmet KARA, Melih TEKİN