8 Şubat 2017 Çarşamba

Demokrat Parti Milli Eğitim Bakanı Tevfik İleri'nin tek oğlu, Gazeteci-Yazar, Mühendis Cahit İleri hakkın rahmetine kavuştu. (İstanbul, 08 Şubat 2017)

EFSANE MİLLİ EĞİTİM BAKANI TEVFİK İLERİ’NİN TEK OĞLU CAHİT İLERİ VEFAT ETTİ

İmam Hatip okullarının kurulmasında büyük emeği geçen Demokrat Parti Milli Eğitim Bakanı Tevfik İleri'nin tek oğlu, Gazeteci-Yazar, Mühendis Cahit İleri hakkın rahmetine kavuştu.
Merhumun cenazesi, yarın (09 Şubat 2017 – Perşembe) günü öğle namazını müteakip kılınacak Cenaze Namazından sonra Ankara Kocatepe Camii'nden kaldırılacak ve Cebeci’de Babasının Kabri yanında toprağa verilecek.
Taziye İçin Tel: 0 312 425 95 17 ve 0 532 241 83 16

31 Ocak 2017 Salı

KİMİN DEĞİRMENİNE SU TAŞIYORSUNUZ?, - Naci AKIN

KİMİN DEĞİRMENİNE SU TAŞIYORSUNUZ?
Naci AKIN
Ben polemik yapmayı hiç sevmem. 
Yazılarımda başkalarının sözleri üzerinden tartışma açmaktansa, kendi fikirlerimi söylemeyi biraz da bilgilendirici olmayı tercih ederim.
Başkası ne yazmış, ne söylemiş beni pek ilgilendirmez.
Ancak bilgisizce ve hiç de gereği olmadığı bir şekilde, ülkeme, topluma, savunduğum fikirlere zarar verecek bir şekilde maksadını aşan yeni bir tartışma açan olursa da kimse kusura bakmasın altında kalmam.         
Yazılarımda ısrarla kavgayı, kutuplaşmayı, halkın kin ve nefret duygularını körükleyen söylemlere hep karşı oldum, eleştirdim.
Kavgadan rant devşirmeye kalkışanlarla hangi tarafta olursa olsun hep mücadele ettim.
Hoşgörüyü, barışı, kucaklaşmayı, fikirlere saygıyı telkin ettim.  
Önümüzde hayati bir referandum var, elbette ki herkes kanaatini söylemekte özgürdür.
Ancak bunu yaparken akım derken başka şey söylemeyeceksin, yersiz tartışmalara girerek insanları irite etmeyeceksin, kendi fikrini söylemeye çalışırken karşı tarafa hizmet edecek, onların değirmenine su taşıyacak ifadelerden kaçınacaksın.
Bunlar işin uzmanları tarafından da tavsiye ediliyor.
Şimdi gelelim haddini ve maksadını aşan yazıya.
Durup dururken, 60 yıla yakın süre önce cereyan etmiş vatan cephesi olayını açmaya, yaraları kaşımaya ne gerek vardır?
O hadise hukuksuz Yassıada mahkemelerinde de konu edilmiş, darbecilerin mahkemesi bile kimseye bu konuda ceza vermemiştir.
Üstelik 14 Mayıs 1950 de, oylarıyla tek parti, tek şef rejimini devirmiş, iktidarın kansız, darbesiz, hilesiz bir biçimde el değiştirmesini sağlamış demokratların torunları, bangır, bangır hayır derken, oyumuz namusumuzdur derken sen bu yarayı deşmekle kime hizmet ediyorsun? Yoksa sen iktidarın gizli ajanı mısın?
Sen ne bilirsin vatan cephesini, neden çıktığını, hiç okudun mu, araştırdın mı? Bilmemek ayıp değil anlatayım da öğren.
1957 seçimlerine gidilirken Demokrat Parti iktidarını milletin oylarıyla alt edemeyeceğini gören muhalefet güç birliği yapar.
Önce DP ile aynı tabana hitap eden Köylü Partisi ile Cumhuriyetçi Millet Partisi birleştirilerek CKMP adını alır. Ardından Menderes ile ters düşen Fevzi Lütfü Karaosmanoğlu ve bazı milletvekilleri CHP’nin de teşvikiyle DP’den ayrılarak Hürriyet Partisini kurarlar ve CHP ile işbirliğine giderler. Ancak kendilerine Güçbirliği Cephesi diyen, DP’lilerin ise husumet cephesi diye adlandırdığı bu işbirliği sonuç vermez.
HP Burdur dışında seçim kazanamaz. Ardından da CHP’ne iltihak eder ve muhalefet partileri Güçbirliği Cephesi adında ortak hareket etmeye seçimden sonra da devam ederler.
Yani ilk olarak cepheleşmeyi başlatan muhalefettir ve acımasızca iktidara saldırırlar, yalan ve tahrik üzerine siyaset yürütürler.
Adnan Menderes, muhalefetin cepheleşmesi üzerine 12 Ekim 1958 günü, Fevzi Lütfü Bey’in memleketi Manisa’da ilk defa Vatan Cephesi sözünü ederek şunları söyler:
“Muhalefetteki arkadaşlarımızın vatanperverliğine bugün bir defa daha huzurunuzda müracaat ederek rica ediyorum: Kin ve ihtirası desteklemekte devam etmesinler. Vatana hizmetin hangi istikamette olduğunu düşünerek muhalefetin kötü gidişine paydos desinler. Anarşiye ve nifaka paydos dedikten sonradır ki, hakiki demokrasinin ve hürriyetin güneşi bütün parlaklığı ile ortaya çıkacak, milletimizin terakki ve tealisine giden yolu daha da aydınlatacaktır”.
Menderes’in bu beyanından sonra başta Hürriyet Partisine giden eski taraftarları olmak üzere, yurdun dört bir yanından insanlar akın akın vatan cephesine kaydoldular.
Evet radyolarda okundu çünkü Ankara Radyosundan başka haber alma kaynağı olmayan vatandaşlar köylerde, kasabalarda oturup kendi isimlerinin okunmasını heyecanla bekliyorlardı.
Hatta bunun için telgraflar çekiyorlardı.
Bu telgraflardan birçoğu babama da çekilmişti ve bunlar Yassıada’da aleyhinde delil olarak kullanılmıştı, ama o hukuksuz mahkeme bile bu uyduruk suçtan ceza vermedi.
O telgraflar bugün benim elimde Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğünde bulunan Yassıada dosyalarından bulup çıkardım, ibret olsun diye saklıyorum. 
Benim gençliğimde İstanbul’da Fecri Ebcioğlu, Engin Arman, İzmir’de Bülent Özveren, Ali Kocatepe, Ümit Tunçağ, canlı müzik programları yaparlar, istekte bulunanların isimlerini de tek tek okurlardı.
Fatih’ten Hümeyra, Süheyla, Kapılar’dan Pınar ve Bahar Baykal en çok okunan isimler olurdu, 40 yıldır hafızamdan çıkmamış.
Vatan cephesine katılanların da kendi isimlerini radyoda duymak istemeleri çok mu garip geliyor acaba?
Yazıyı yazan köşe yazarına da iki çift sözüm olacak.
Sen bu yazınla kimin değirmenine su taşıyorsun?
Yazıların okunuyor, kitapların satılıyor diye egon iyice şişmiş, ama bilmiyorsun ki senin yazıların sadece fanatik iktidar karşıtlarınca beğeniliyor.
Oysa bir yazar kendisi gibi düşünmeyenlerin de takdirini kazanabilmeli, ”ya aslında doğru söylüyor” dedirtebilmelidir.
Aksi halde kendin çalar kendin oynarsın, karşı taraftan bir tek kişiyi bile ikna edemezsin.
Biliyor musun?
Sen doğmadan bir yıl önce hem de İsmet Paşa Başbakan ve darbecilerin vesayeti siyasetin üstünde Demokles’in kılıcı gibi dururken senin vatan cephesi diye aşağılamaya çalıştığın insanların doğduğun şehir İzmir’deki başı Osman Kibar, İzmir halkının % 60’ının oylarıyla belediye başkanı olmuştu.
Demokrat Parti İzmir’de yeşerdi, Adalet Partisi İzmir’de kuruldu, rahmetli Mehmet Yorgancı ve Şinasi Osma merhum Gümüşpala’yı İzmir’de ikna edip partinin başına geçirdiler.
Biliyor musun?
Senin mesleğe başladığın gazetenin başyazarı, senin elinden tutup iyi bir gazeteci olman için emek veren patronunun amcası Behzat Bilgin de vatan cepheciydi.
Biliyor musun?
Senin yazılarında fikir yok, küfür var, arıyorum bir kırıntı bile bulamıyorum.
Tabi bu fanatiklerin hoşuna gidiyor, onun için okunuyorsun.
Yani sen de kutuplaşmadan nemalanıyorsun, ama sen böyle yazdıkça AKPoyunu artırıyor.
Biliyor musun?
Vatan cephesi dahil eski meseleler artık kapandı, hatasıyla, sevabıyla tarihe mal oldu, bundan sonrası artık tarihçilerin, araştırmacıların işi.
Fevzi Lütfü Bey CHP ile işbirliği yapmasının sonucunun darbeye mal olduğunu, eski arkadaşlarının idam sehpasında can verdiğini görür ve 1964 ‘de yeniden demokratların yanına AP’ye döner.
Kılıçdaroğlu bile Menderes’in anıt mezarına giderek günah çıkarttı.
CHP İzmir’de oy alıyorsa sakın kendinden ve senin gibilerden mülhem sanma.
İzmir de Ege de demokrattır, vatanseverdir, senin tabirinle vatan cephecidir, sonuna kadar da hayırcıdır.
Hem de sana ve senin gibilere rağmen.
Şunu herkes iyi bilsin ki bugün AKP’ye, CHP’ye, MHP’ye oy vermiş bile olsalar 14 Mayısta destan yazanların torunları, asla tek adamlığa geçit vermez.
Cumhuriyetten ve onun değerlerinden asla vaz geçmez.
Oyunu namusu gibi korur, kendi oyuyla gelecekteki oylarını hükümsüz kılmaz.
Sana ve senin gibilere rağmen…          
Kalın sağlıcakla…
30 Ocak 2017
Naci Akın

8 Aralık 2016 Perşembe

TBMM 18. Başkanı İSMET SEZGİN’in Cenaze Merasimi ve Defin Programı


TBMM 18. Başkanı Merhum İSMET SEZGİN’in
Cenaze Merasimi ve Defin Programı:
09 Aralık 2016 – Cuma

Saat: 11.00,                 TBMM Anma ve Uğurlama Töreni
Saat: 12.45 – 13.15     Ankara Kocatepe Camii (Cuma Namazından sonra Cenaze Namazı)
Saat: 14.00 sonrası      Devlet Mezarlığına Defin 

İSMET SEZGİN Vefat etti. Eski TBMM Başkanı ve Bakanlardan İsmet Sezgin tedavi gördüğü GATA'da 88 yaşında dünya'ya veda ederek, aramızdan ayrıldı.

İSMET ABİ, “İSMET SEZGİN” VEFAT ETTİ
Eski Meclis Başkanı ve bakanlardan İsmet Sezgin tedavi gördüğü GATA'da 88 yaşında hayata veda ederek aramızdan ayrıldı..
Eski Meclis Başkanı ve bakanlardan İsmet Sezgin 88 yaşındaydı. Ankara Gülhane Askeri Tıp Akademisi'nin (GATA) yoğun bakım servisinde yaklaşık bir aydır kalp yetmezliği tedavisi görüyordu. Sezgin, akşam saatlerinde septik şoka bağlı çoklu organ yetmezliği nedeniyle hayatını kaybetti.
"Türk siyasetinin 'İsmet Abi'si"
Cumhurbaşkanı  Tayyip Erdoğan, İsmet Sezgin'in vefatı dolayısıyla taziye mesajı yayımladı. 
Cumhurbaşkanlığı Basın Merkezi'nden yapılan açıklamaya göre Erdoğan mesajında, "Türk siyasetinin saygıdeğer isimlerinden İsmet Sezgin'in vefatını derin bir teessürle öğrendim. Meclis Başkanlığı ve bakanlık başta olmak üzere üstlendiği çeşitli görevlerde ülkemize değerli katkılarda bulunan, Türk siyasetinin 'İsmet Abi'si olarak da tanınan merhum, her zaman saygı ve sevgiyle yâd edilecektir. Merhum İsmet Sezgin'e Allah'tan rahmet niyaz ediyor, yakınlarına başsağlığı diliyorum" ifadelerini kullandı.
Kılıçdaroğlu'ndan taziye
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu da Sezgin'in vefatı nedeniyle bir taziye mesajı yayımladı.
"İsmi çok partili siyasi hayatla özdeşleşmiş Sezgin'in vefatının üzüntüsü içinde olduğunu" belirten Kılıçdaroğlu, "Sezgin'in 1955'te merhum Başbakan Adnan Menderes'in memleketi Aydın'dan belediye başkanı seçildiğinde henüz 27 yaşında olduğunu" hatırlattı.
"Türkiye'nin en genç belediye başkanlarından biri olarak ismini Türkiye siyasi tarihine yazdıran Sezgin'in, zaman içerisinde yalnızca mensubu olduğu Demokrat Parti, Adalet Partisi, Doğru Yol Partisi geleneğinin değil, siyasi karşıtlarının da 'İsmet ağabeyi' olduğunu" ifade eden Kılıçdaroğlu, şu ifadeleri kullandı:
"Sezgin'in siyaset hayatımızda kazandığı bu yer, Mustafa Kemal Atatürk cumhuriyetine bağlılığı, demokrasiye olan inancı, yol arkadaşlarına gösterdiği vefa ve kullandığı uzlaştırıcı dilin sayesindedir. Demokrat Parti il yöneticiliğinden TBMM Başkanlığı'na uzanan siyasi yaşamında bakan, milletvekili ve parti genel başkanı olarak ülkesine hizmet eden Sayın İsmet Sezgin'e Allah'tan rahmet, ailesine ve tüm sevenlerine başsağlığı dileklerimi iletiyorum."
İsmet Sezgin kimdir?
İsmet Sezgin, 1928'de Aydın'da doğdu. İlk, orta ve lise eğitimini tamamladıktan sonra, İzmir Yüksek Ekonomi ve Ticaret Okulu'na girdi ve 1950'de mezun oldu. Eğitiminin ardından Denizli'de Emlak Kredi Bankası şubesinde görev aldı. Politikayla ilgisi 1952 yılında başladı. Denizli'de Demokrat Parti (DP) İl İdare Kurulu’nda yer aldı. 1955’te Aydın'dan Belediye Başkanı seçildi, bu görevinden 27 Mayıs 1960 darbesinde tutuklanması nedeniyle ayrıldı.
Tutukluluk süresinin sonunda Aydın'da Adalet Partisi’nin (AP) teşkilâtlanmasını kurdu, 1961’deki genel seçimlerde Aydın milletvekili olarak parlamentoya girdi. AP'den 12, 13, 14, 15 ve 16. dönemlerde milletvekili olarak TBMM'de yer alan Sezgin, böylece 1961'den 1980'e kadar olan süreçte aralıksız olarak AP'den Aydın milletvekili seçildi. Gençlerbirliği Spor Kulübü'nün 1966-1967 yılları arasında başkanlık görevini yürüttü. 1968'de AP Genel Başkan Yardımcılığı'na getirildi.
Süleyman Demirel'in başbakanlığı döneminde, 1969'da Gençlik ve Spor Bakanlığı'nın kurulmasıyla bu göreve getirilen ilk bakan unvanına sahip oldu. 1979'da Maliye Bakanlığı görevine getirildi, 12 Eylül 1980 darbesi nedeniyle bu görevini bırakmak zorunda kaldı.
Siyasi yasakların kalkmasından sonra 1987'de Doğru Yol Partisi'ne (DYP) katılan Sezgin, 1991'de DYP'den yeniden Aydın Milletvekili seçildi. 20 Kasım 1991'de İçişleri Bakanlığı görevine geldi. Demirel'in Cumhurbaşkanı seçilmesinin ardından 1993'te DYP kongresinde genel başkanlığa aday oldu, kongrenin ikinci turunda adaylıktan çekildiğini açıkladı. DYP Genel Başkanlığı'na Tansu Çiller'in seçilmesinin ardından İçişleri Bakanlığı'ndan istifa etti, 1995'te TBMM Başkanlığı'na seçildi.
DYP'den 1996'da istifa eden Sezgin, 7 Ocak 1997'de Demokrat Türkiye Partisi'nin (DTP) kurucuları arasında yer aldı. 30 Haziran 1997'de Mesut Yılmaz'ın başbakanlığında kurulan 55. Hükümet'te DTP koalisyon ortağı olarak yer aldı. Sezgin, bu hükümette Milli Savunma Bakanı oldu. 11 Ocak 1999'da Bülent Ecevit'in başbakanlığında kurulan 56. Hükümet iş başına gelinceye kadar bakanlık görevine devam eden Sezgin, 1999 seçimlerinde DTP'nin Genel Başkanlığı'na seçildi. 18 Mayıs 2002'de genel başkanlıktan ayrılarak aktif politikayı bıraktı. (Kaynak: AA_Ulusal Haber & Ulusal Ajans)

8 Kasım 2016 Salı

Celal Bayar'ın "Mustafa Kemal ATATÜRK, Ebedi İstirahatgâhına Tevdiî Edilirken" Anıtkabir'de yaptığı Konuşma (10 Kasım 1953)

10 KASIM 1938 - 10 KASIM 1953 & 10 KASIM 2016
Atatürk, ebedi istirahatgâhına gömülmeden evvel Anıtkabir'in önünde; Mustafa Kemal ATATÜRK'ün silâh arkadaşı ve Demokrat Parti Kurucu Genel Başkanı; Türkiye Cumhuriyetinin ilk sivil Cumhurbaşkanı Celal Bayar'ın konuşması.

20 Eylül 2016 Salı

BASIN: 16 - 17 Eylül 2016 "Eski Başbakan Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan’ın idam edilişlerinin 55. yılı nedeniyle Topkapı’daki Anıt Mezar’da anma töreni düzenlendi."

ŞEHİD BAŞVEKİL ADNAN MENDERES VE KADER ARKADAŞLARI "KALLEŞÇE" İDAM EDİLİŞLERİNİN 55. YILDÖNÜMÜNDE ANILDI
Eski Başbakan Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan’ın idam edilişlerinin 55. yılı nedeniyle Topkapı’daki Anıt Mezar’da anma töreni düzenlendi.
Eski Başbakan Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan’ın idam edilişlerinin 55. yılı nedeniyle Topkapı’daki Anıt Mezar’da anma töreni düzenlendi. Anma törenine katılan İçişleri Bakanı Süleyman Soylu yaptığı konuşmada, "27 Mayıs’ta açılan parantezi bu millet 15 Temmuz’da asil bir şekilde kapattı" dedi.
Süleyman Soylu, "Bugün sözlerin cümlelerin hal dilinin ortaya konulduğu resmin ortaya konduğu gündür. 1960 darbesi yapılmadan önce, yapıldıktan sonra orada eziyet edilenler aslında sadece Rahmetli Menderes, Rahmetli Zorlu ,Rahmetli Polatkan değildi. Eziyet edilen, ezilen bu milletti, bu milletin değerleri, milletin millet olma kararlılığı İstiklal mücadelesinde kazanılmış hürriyetiydi. 15 Temmuz’un arkasında kimin olduğunu çok net biliyoruz. 15 temmuz bütün dünyaya bir şeyi daha haykırmıştır. Bizi demokrasi öğretmeye kalkanlar Menderes’in idamına seyirci kaldılar. Hikayeler hep aynı arkasındaki bu tiyatroyu oynayanlar belki farklı isimler FETÖ, PKK gibi, KCK, DAEŞ gibi türlü türlü isim. Ama oynatıcılar hep aynı. 15 temmuz bize koskocaman bir gelecek oluşturdu. 27 Mayıs’ta açılan parantezi bu millet 15 Temmuz’da asil bir şekilde kapattı. Biz hedefleri olan bir milletiz birçok badireden geçtik. Etrafımızdaki coğrafya ateş çemberi oldu bizi için çekmeye çalıştı. Biz sağlam durduk. Demokrasi ve hukuk devleti içinde sağlam durmaya devam etmeliyiz. Allah milletimize bir daha böyle günler yaşatmasın " dedi.

7 Eylül 2016 Çarşamba

DEMOKRAT PARTİ'YE KARŞI KURULAN HAİN BİR TUZAK VE KALLEŞ KUMPAS!.. 6-7 EYLÜL OLAYLARI & Ermeni sorunu ve 6-7 Eylül hadiseleri üzerine polemikler ve Mehmet Arif DEMİRER'in bir yorumu.

6-7 EYLÜL OLAYLARI (6-7 EYLÜL 1955)

6-7 Eylül Olayları (Yunancası Σεπτεμβριανά). 1955 yılında “Atatürk'ün Selanik'te doğduğu eve bomba atıldı” şeklindeki yalan haberle başlayan olaylar. Olayları düzenleyenlerin kimsenin öldürülmemesi yönündeki telkinlerine rağmen 6 Eylül akşamı başlayan ve yaklaşık 9 saat süren olaylar boyunca ve sonrasında (aralarında iki Ortodoks papaz da olmak üzere) 13 ile 16 arası Rum ve en az bir Ermeni vatandaşı hayatını kaybetmiş 32 Rum da ağır yaralanmıştır. Fiziksel zarar 4.348 Ruma ait işyeri 110 otel 27 eczane 23 okul 21 fabrika ve 73 kilise ve mezarlıklar ile 1000'in üzerinde Rumlara ait evin tahrip edilmesi ya da yakılması şeklinde ortaya çıkmıştır. 
Ekonomik zarar Türk Hükümeti'ne göre 695 milyon Türk Lirası İngiliz diplomatik kaynaklarına göre 100 milyon İngiliz Sterlini Dünya Kiliseler Birliği'ne göre 150 milyon Amerikan Doları Yunan Hükümeti'ne göre ise 500 milyon Amerikan Doları olarak hesaplanmıştır. Demokrat Parti (DP) hükümeti zarara uğrayıp tescil ettirenlere toplam 60 milyon Türk Lirası cıvarında tazminat ödemiştir. Saldırıların ardından Türkiye Cumhuriyeti'ndeki Rumların ekonomideki etkisi zayıflamaya başlamış ve Türklerin sermayeye hakim olması hızlanmıştır. 
O zamanki hükümet suçu solculara (Aziz Nesin Kemal Tahir) atarak işin içinden çıkmak istemiş ancak Yassıada Yargılamalarında olayın DP hükümetinin başbakanı Adnan Menderes'in provokasyonu sonucu olayların kontrolden çıkması olduğu kabullenilmiştir. 
Bu olaylar sonucunda Türkiye'de yaşayan Rum azınlığına ait binlerce Rum Türkiyeden göç etmiştir. Zamanla kalan Rumlar da İstanbulu terketmiştir. 1923 yılında 110.000'i bulan İstanbul'daki Rum nüfus 1999 yılında 2.500 kişiye düşmüştür. 
Nedenleri 
19. ve 20. yüzyıllarda çokuluslu imparatorlukların dağılmasını etnik olarak homojen devletlerin kurulması çabası izlemiştir. 1919-1920 Paris Barış ve 1923 Lozan antlaşmalarının sonucunda homojen ulus-devletler değil içlerindeki etnik gruplardan birinin kaderini tayin hakkını kendinde gördüğü ve kendini yeni devletin taşıyıcısı olarak tanımlarken diğer etnik gruplara azınlık statüsünü atfettiği devletler oluşmuştur. Ancak bu yeni devletlerin azınlıkları genellikle ulus-devletin homojenleştirilmesi önünde bir engel ve hatta tehdit olarak algılanmışlardır. Devletin yeni meşruiyet zeminini meydana getiren unsur ulusal üst kimlikli etnik-kültürel birlik olarak kabul edildiğinden diğer etnik grupların varlığı statüko tarafından yeni devletin bir zaafı olarak görülmeye başlanmıştır. 
Olaylar 
Kıbrıs sorunu 1955 yılında Türk kamuoyunun gündeminde baş köşeye oturmuştur. Dışişleri yetkilileri Londra'da Kıbrıs temaslarına devam ederken Atatürk'ün Selanik'teki evinde bir bomba patlamasıyla ilgili haber önce 6 Eylül 1955 günü Türkiye radyolarında yayımlandı. Bunun üzerine “Atamızın evi bombalandı” manşetiyle ikinci baskı yapan İstanbul Ekspres gazetesi o dönemde kurulmuş olan Kıbrıs Türktür Cemiyeti üyelerince bütün İstanbul'da satılmaya ve halkı galeyana getirmek üzere kullanılmaya başlandı. 
Kıbrıs Türktür Cemiyeti'nin önayak olması ve diğer gençlik örgütleri meslek kuruluşları DP teşkilatı bazı resmi ve gayriresmi makamların telkin ve teşvikiyle yerel kalabalıklar ve şehre dışarıdan getirilmiş olan kitlelerce 6 Eylül akşamı Cumhuriyet tarihinde görülmemiş bir yağma ve yıkım eylemi gerçekleştirildi. 
İstanbul'daki Yunan ve Rum azınlığın ev işyeri ve ibadet yerlerine yönelik bu saldırılarda emniyet pasif bir tutum sergiledi. Yunan ve Rum vatandaşların adresleri hakkında önceden bilgi sahibi olan 20-30 kişilik organize birliklerin kent içindeki ulaşımı özel arabalar taksi ve kamyonların yanı sıra otobüs vapur ve hatta askeri araçlar yardımıyla sağlandı. 
İstanbul'un her yerinde yağmalar aynı yöntemle yapıldı. Dükkânlara saldıranlar önce vitrinleri taşlayarak kırdılar ya da demir parmaklıkları kaynak makineleri ve tel makasları yardımıyla açtılar ardından içerideki alet ve makineleri dışarı çıkararak paramparça ettiler. 
Kiliseler de payını aldı: Kiliselerin içindeki kutsal resimler haçlar ikonalar ve diğer kutsal eşya tahrip edildiği ve yakıldığı gibi bazı kiliselerin tamamı ateşe verildi. 
İzmit ve Adapazarı’ndan gelen yağmacılar geri dönmek üzere Haydarpaşa istasyonuna geldiklerinde üzerlerinde yağmaladıkları mallarla yakalandılar. Bunların büyük bir bölümünün başka şehirlerden getirildiği ortaya çıktı (örneğin Sivas’tan 145 Trabzon’dan 117 Kastamonu’dan 116 Erzincan’dan 111 kişi) 
Sonrası 
Olaylar üzerine İstanbul'da sıkıyönetim ilan edildi. Başlangıçta Kıbrıs Türktür Cemiyeti ve gençlik örgütleri etrafında yoğunlaşan ve o günlerde ilan edilen sıkıyönetim savcıları tarafından yapılan ilk soruşturma ve yargılamalar daha sonra DP iktidarının bastırması sonucunda 6-7 Eylül olayları “komünistlerin tahriki” olarak yorumlandı; ancak 1960 darbesinden sonra bu olaylar Yassıada yargılamalarının gündemine oturdu. Yassıada'da 6-7 Eylül olayları bu kez tamamen DP iktidarının hazırladığı bir tertip olarak sunuldu ve sorumlu tutulan DP yönetimi 6-7 Eylül olayları nedeniyle cezalandırıldı. 
6-7 Eylül 1955 olayları Rumların büyük göç dalgalarıyla ülkeden ayrılmasına neden oldu. Olaylardan Ermeni ve Yahudiler zarar görmemişse de kendilerini güvende hissetmedikleri için onlardan da ayrılan olmuştur. Gayrimüslimlerin büyük bir kısmı için yaşananlar Türk vatandaşı olarak kabul görmediklerinin kanıtı olmuş hangi parti iktidarda olursa olsun gelecekte de ayrımcılıklara maruz kalacakları düşüncesi azınlıkların yurtdışına göç kararını vermelerine yol açmıştır. Nesiller boyu Türk topraklarında yaşamış olan İstanbul'un gayrimüslim yerlileri çevrelerin bilinçsiz ve kabul edilemez bu davranışı sonucu evlerini terk etmek durumunda bırakılmışlardır. 1955 yılındaki bu olayın dönemin İstanbul'unda dini ve milli anlamda çoğulculuğun ve karşılıklı hoşgörünün güçsüzlüğüne ve sona ermesine işaret ettiği söylenebilir ve bu yüzden azınlıklar ülkeyi terketmek zorunda kalmıştır. 
Seçkin Behlül ALAN - Gizli Kalan Yakın Tarih
***
Ermeni sorunu ve 6-7 Eylül hadiseleri üzerine polemikler.6-7 Eylül olayları, DP yargılanmaları, Olaylarda gizli servislerin rolü birinci elden halkın kaleminden olayların polemikleri Doğusunu yaşayanlar bilir 
6-7 Eylül 1955 Olaylarının 50. yıl dönümü nedeniyle Toplumsal Tarih’in bu sayısında, 1956 yargılamalarının soruşturma hâkimi Amiral Fahri Çoker’in arşivine yeriyoruz. Arşivindeki tüm malzemeleri Tarih Vakfı’na bağışlayan merhum Fahri Çoker’in ebediyete intikalinden sonra malzeme üzerindeki yayımlanma yasağının kalkması, söz konusu fotoğraf ve belgeleri kamuoyuna sunma imkânı doğurdu. Birkaç istisna dışında büyük bir bölümü ilk kez yayımlanacak olan fotoğraflar, 6 Eylül gecesi ve 7 Eylül sabahı Milli Emniyet Hizmetleri ve yabancı basın mensupları tarafından çekilmiş bir klasör dolusu fotoğraf arasından seçildi. Bugüne dek çeşitli yayınlarda 7 Eylül sabahı olayların sonuçlarını görüntüleyen çok sayıda fotoğraf söz konusuyken, olay gecesi tahrip anında çekilen pek az fotoğraf yayımlanabilmişti. Olaylardan hemen sonra sıkıyönetim tarafından Türk basınına getirilen sansür ve sınırda yabancı basın mensuplarının görsel malzemelerine el konulması, bu fotoğrafların çoğunun şimdiye kadar hiçbir yerde yayımlanmadığının bir kanıtı sayılabilir... 
Türk Milliyetçiliği ve Homojenleştirme Politikası 
19. ve 20. yüzyıllarında çokuluslu imparatorlukların dağılmasını, etnik olarak homojen devletlerin kurulması çabası izlemiştir. 1919-1920 Paris Barış ve 1923 Lozan antlaşmalarının sonucunda homojen ulus-devletler değil, içlerindeki etnik gruplardan birinin, kaderini tayin hakkını kendinde gördüğü ve kendini yeni devletin taşıyıcısı olarak tanımlarken diğer etnik gruplara azınlık statüsünü atfettiği devletler oluşmuştur. Ancak, bu yeni devletlerin azınlıkları, genellikle, ulus-devletin homojenleştirilmesi önünde bir engel ve hatta tehdit olarak algılanmışlardır. Devletin yeni meşruiyet zeminini meydana getiren unsur, etnik-kültürel birlik olarak kabul edildiğinden, diğer etnik grupların varlığı, ancak yeni devletin bir zaafı olarak görülebilecektir... 
6-7 Olayları’nın Hikayesi 
Türk dış politikasında hâlâ önemli bir yer tutan Kıbrıs sorunu, 1955 yılında Türk kamuoyunun gündeminde baş köşeye oturmuştur. Londra’da Kıbrıs konusunda görüşmeleri sürdüren Dışişleri yetkilileri temaslarına devam ederken, Atatürk’ün Selanik’teki evinde bir bomba patlaması ile ilgili haber önce 6 Eylül 1955 günü Türkiye radyolarında yayınlanır. Bunun üzerine, “Ata’mızın Evi Bombalandı” manşeti ile ikinci baskı yapan İstanbul Express gazetesinin nüshaları o dönemde kurulmuş olan “Kıbrıs Türktür Cemiyeti” üyeleri tarafından bütün İstanbul’da satılmaya ve halkı galeyana getirmek üzere kullanılmaya başlanır... 
“6-7 Eylül”e Tanıklıklar... 
“Çok, çok fena. O zaman ben evliydim, 2 yaşındaydı Lula. (Sarıyer) Yenimahalle’de yazlıktaydık. İstanbul’dan haber geldi, Beyoğlu yanıyor. Saat sekiz, sekiz buçuk filan. Taş dolu bir kamyon geldi. Kamyonun içinden 10-15 kişi çıktı, ilk evvela gazinoyu kırdılar, bir şey bırakmadılar. Bir araya toplandık, zangoç vardı, karısı ve oğluyla; papaz vardı kızları ve karısıyla beraber. Başladılar dışarıdan camları kırmaya, taş atmaya. Aman n’apalım derken artık karanlık da oldu. Arka taraftan bir Türk ailesi oturuyordu, biliyordu o ne olacağını. Hemen papazın kızlarını aldılar, pencereden. Ben Lula’yı şiltenin altına koydum, çocuğu öldürecekler. Taşlar yağmur gibi geliyor. Evin kapısına geldiler. Onu da tekmeyle kırdılar. Babam hiç zaman kaybetmeden oda kapısını açtı. Türkçe’yi Türk gibi konuşuyordu babam. ‘Kırıyoruz’ dedi, ‘Kıbrıs için. Helal olsun, vatana helal olsun’ dedi, gelenler. ‘Beni, karımı, kızlarımı, öldürün’ dedi babam. ‘Yok, öldürmeye iznimiz yok’ dediler, ‘kırmaya iznimiz var.’ İsmini sordular, ‘Kemal’ dedi babam. ‘Af edersin, Kemal ağabey’ deyip gittiler. Bakkala gittiler, bakkal da diyor ki ‘Hangi Kemal? Bu Koço’dur, Rumdur.’ Tekrar geri geldiler. Radyo ve buzdolabını pencereden aşağı attılar. Yataklar, elbiseler, gardırobun içinde hiçbir şey kalmadı. Yani biz kaldık. Titriyorduk, ‘kırın’ diyordu babam, ne yapsın, ‘kırın, atın, helal olsun, atın!’ Kırdılar, vurdular, gittiler. Geceyi nasıl geçireceğiz? Papazın kızlarını istediler, ‘Burada yoklar’ dedik. Papazı aldılar, bir motosikletin üstüne bağladılar, yol boyunca çektiler.” Aynı saatlerde, F.S.’nin kocası bir an önce ailesinin yanına gelmek üzere Sirkeci’den yola çıkar. “O akşam kocam işteydi. Saat üçte geldi; Sirkeci’den, Yenimahalle’ye yayan geldi. O da kırıp yırtıp da geliyordu, ne yapsın. Kırmayan, yıkmayan gâvurdur, diye düşünüyorlardı.”... 
Kaynak: Toplumsal Tarih Dergisi & bora bora - Üye 
http://fatihhaber.com/fatihhaber/6-7eylul_polimikleri.htm
***
309 mesaj Detay - 19/08/2008 : 09:50:30 & MEHMET ARİF DEMİRER
---------------------------------------------------------------------------------------------
Aşağıdaki e posta iletisini, internette bu olayları hatırlayarak yanlış, yanlı ve ancak düşmanlarımızın işine yarayacak biçimde tartışan gruplara yazdım. 
Son birkaç gün 6 eylül 1955 olaylarını adam gibi tartışamadık – internette.
Ön yargılarımızla, medyada çıkan yanlış yazıların etkisi altında ve en önemlisi ideolojik açıdan kavga ettik. Bu çok yanlış ve bizleri gerçeklerden uzaklaştırıyor.
Bu konuya çok zaman ayırmış ve de o tarihte Atina büyükelçimiz eniştem Settar İksel'in yanında Londra'da bulunan ve konferansın bizim açımızdan son derece başarılı olduğunu bizzat görmüş bir kisi olarak bildiklerimi paylaşmak istedim. Bu amaçla yazıyorum:
1. Londra Konferansını ve oradaki gelişmeleri en doğru yazan rahmetli Mahmut Dikerdem'dir.
Kendisi son derece düzgün ve dürüst bir diplomatımız idi. Sol görüşlü idi. Menderes ve Zorlu Dikerdem’i 27 Mayıs’tan kısa bir süre önce o tarihte çok önemli bir elçilik olan Tahran'da görevlendirmişlerdi, siyasi açıdan DP karşıtı Dikerdem'i. Hani şu vatan haini, satılmış Menderes ile onun Dışişleri Bakanı idamlık Zorlu !
27 Mayıs Rejimi ise darbeden hemen sonra geri çekti sol görüşlü Dikerdem'i
Mahmut Bey Yassıada'da sahnelenen sovyetvari 6/7 Eylül davasında ısrarla tanık olarak ifade vermek istedi. Başsavcı Egesel kabul etmedi.
Dikerdem yazmıştır: 7 Eylül sabahı Londra’da Konferans’ta Yunan Dışişleri Bakanı olayları sanki hiç duymamış gibi, olaylar hakkında tek kelime konuşmamıştır.
Neden acaba? Olaylar hakkında yazılar, kitaplar yazanlar bu hususu bilmezler ve üzerinde hiç durmazlar.
2. Selanik'teki bomba Yunanistan'da patlamıştır, Türkiye'de değil. Son derece acemice yapılmış bir bombadır. Sadece iki cam kırılmıştır.
1955 yılında Rumlar ve Yunanlar sık sık bomba patlatıyorlardı, Kıbrıs’ta
Selanik'teki evi müzeye dönüştürme emrini veren ve sonuna kadar takip eden Bayar'dır, 1952 yılında.
3. 3 Eylül cumartesi günü yayımlanan Atina gazeteleri Kıbrıs davasının yitirildiğini, Yunanistan'ın Kıbrıs konusunda "taraf" olma özelliğini muhafaza edemediğini yazmışlardır. Kamuoyu panik içindedir.
Çünkü zorlu ortaya çok başarılı bir Türkiye Cumhuriyeti Kıbrıs tezi koymuş ve "eğer İngiltere Kıbrıs'tan çıkacak ise, Lozan'da aldığı adayı eski sahibine verir" demistir. uluslararası hukuk kuralı
Atina'nın paniklemesinin nedeni budur. 1930'dan beri izledikleri enosis politikası, Kıbrıslıların deyimi ile "sıfırla çarpılmıştır"
Bomba 5/6 gecesi patlattırılmıştır.
4. Türkiye Londra'da bu kadar başarılı iken, Konferans da noktalanmak ve Türk tezi tescil edilmek üzere iken, T.C. Hükümeti vur kırlı bir nümayişi niye tertiplesin?
Zorlu'nun çok başarılı olduğunu ULUS gazetesi ve damadın AKİS dergisi yazmışlardı.
5. İstanbul'da 90 bin Rum ve Elen (T.C. uyruklu ve Yunanistan uyruklu) yaşamaktadır. Aile yapısı en çok 3 kişidir.Hepsinin bir işi vardır. Son derece varlıklı insanlardı.
Bu durumda Rumara ve Elenlere ait en az 50 bin konut ve işyeri var demektir.
Türk medyası (başta Radikal ve diğerleri enteller) her sene yazarlar: "Rumların ev ve işyerlerinin % 90'u tahrip oldu" diye.
Bu salaklıktır. Kendi kalesine gol atmaktır. Hesap bilmemektir. Tahrip olan 5218 ev ve işyerinin hepsi Rumlara ait olsa, ki değildi, % 10 bile etmez.
Türk medyası neden % 90, diye yazar? Kime hizmet eder?
6. İstanbul Ekspres'in sahibi Mithat Perin babamın çok yakın arkadaşı idi. Bana kesin konuştu: "Gökşin (Sipahioğlu) çok ısrar etti, ikinci baskı yapmak istedi. Kağıt almak için para istedi. Hiç istemedim ve peşin para ile alınan kağıdın parasını bulmakta çok zorlandım. Saat 17:00'de baskıyı durdurdum"
7. İstanbul emniyet müdürü Alaeddin Eriş, 1994 yılında kendisi ile birinci kitabim için söyleşi yaparken komaya girdi kısa bir süre sonra vefat etti. Son sözü şu oldu:
"Mehmetçiğim Adnan Beye kırgın gidiyorum. Gece yarısı vilayete geldiğinde kendisinden tebrik bekliyordum. Bana arkasını döndü. Oysa ben aldığım tedbirlerle Patrikhane ile Yunan Başkonsolosluğunun tek bir camının bile kırılmamasını sağlamıştım. Tüm polislerimi oralara göndermiştim, başka da polisim yoktu”
8. İstanbul emniyet müdür yardımcısı Necdet Uğur idi. Nana yazılı olarak bir açıklama gönderdi: "Tertip değildir. Spontan (kendi kendine demek istiyor) başlayan bir olay kontrol dışına çıkmıştır"
Rahmetli Necdet Uğur CHP'li idi. 
9. 1. Ordu'dan yazılı olarak 19 000 asker istenmişti. saat 20:00 de yazıda belirlenmiş yerlerde olmaları istenmişti. 
Asker 24:00'de geldi - mermilerini de unutmuşlardı ! Ama yine de duruma hakim oldular. Onun için doğru deyim "6 Eylül 1955"dir. 
7 Eylül'de olay yoktur. Bu basit konuyu bile dilimize yanlış dolamışızdır.
10. Bianet'te (Ertuğrul Kürkçü’nün haber portalı !) hayali geniş bir yazar olayı IMF ve Dünya Bankası'nın İstanbul'da yaptıkları genel kurul toplantısı ile ilişkilendirmiştir.
Oysa o toplantı 12 Eylül günü başlamıştı, olaylardan altı gün sonra 
Bu kadar cehalet olamaz.
11. Zorlu Londra'da çok başarılı olmasına rağmen, Atina ile gerginlik istemediği için "moratoryum" önermişti. Konuyu 5 yıl için buz dolabına koymaktı önerisi.
12. Olaylardan kim karlı çıkmıştır? Türkiye mi yoksa Yunanistan mı?
13. Olaylardan sonra Rumlar İstanbul'u terk etmemişlerdir. Elimde bu konuda çok önemli belgeler var. Göç 1964 yılında olmuştur. Azınlık İnönü Hükümeti Kıbrıs’ta aciz kalınca İstanbul’da yaşayan Elenleri sürmüş ve onlarla birlikte akrabaları durumundaki Rumlar da göç etmişlerdir. Bu kadar kısa bir zaman önce yaşananları dahi unutuveriyoruz. 
14. Rumlar iki yıl sonra yapılan 1957 genel seçimlerinde Demokrat Parti'ye tulum çıkarmışlar ve DP bu sayede İstanbul'u kazanmıştır.
15. Son olarak su hususu çok iyi düşünün:
5 Ocak 1961 günü 6/7 Eylül davasında Menderes ve Zorlu altışar yıla mahkum olmuşlardır.
Bir gün sonra, 6 ocak 1961 günü, Orhan Köprülü Devlet Başkanı Gürsel'in 10 kişilik kontenjanından 1961 Anayasası’nı yazacak Kurucu Meclis'e üye olarak girmiştir.
Kimdi Orhan Köprülü? 6 eylül 1955 tarihinde DP İstanbul il başkanı !
Menderes, Orhan Köprülü'nün tanık olarak dinlenmesini istemiştir. Başsavcı bu talebi de reddetmiştir.
Bütün bunlar bir sureti bende mevcut olan Yassıada tutanaklarında vardır.
16. 6 Eylül 1955 olaylarını incelemeye 1993 yılında başladım. 
Önce iki kişi ile görüştüm. biri yaşıyor: Oktay Engin.
Diğeri vefat etti: General Fuat Doğu. 6 Eylül 1955'de Milli Emniyet (MİT değil) İstanbul yetkilisi.
Oktay Engin'e sordum: “Bombayı sen mi patlattırdın? Eğer öyle ise bu çalışmaya başlamayacağım.”
Teminat verdi. İddiaların Yunan yalanı olduğuna dair.
Fuat Paşa'ya sordum: "Paşam Milli Emniyet bu olaya bulaştı mı?" Babam kadar inandığım rahmetli de teminat verdi, böyle bir olayın Türk Milli Emniyeti'nin üslubu olmadığına dair.
Bunları sakin sakin okuyun. 
Başta Radikal ve Tarih Vakfı olmak üzere kendi kalemize gol atmanın dayanılmaz hafifliğini anlamış değilim.
Herkes ile her platformda bu olayı tartışmaya hazırım, adam gibi. önyargısız, ideolojik saplantılara takılıp kalmadan. Sakin sakin.
Genellikle bu kadar uzun yazmam. Ama konu önemli: Türkün kendi kalesine gol atarak düşmanlarına şirin görünmek hastalığı. Nobel Ödülüne kadar uzayıp giden bir yol.
6 Eylül Olaylarını internette birkaç gün Türkiye, Türkler ve tabii Menderes ve Zorlu aleyhinde tartışan internet gurup üyeleri, en az birkaç yüz kişi, yukarıdaki iletimden sonra susuverdiler. Bir kişi de çıkıp, “Senin yazdıkların yalan. Örneğin şu yazdığın öyle değil, böyle, demedi. Diyemedi. Tartışmadan çekildi. 
6 Eylül 1955 günü çok çirkin ve yanlış olaylar yaşanmadı, demiyorum. Sadece “Bu olayları eğer bir derin devlet tertipledi ise, o derin devlet Türkiye Cumhuriyeti’nin değil, Yunanistan Krallığının derin devletidir” diyorum. Bu konuda 2006 yılı şubat ayında bir kitap yayımla-dım. İçine iddiamın tüm belgelerini koydum. Bir Allahın kulu çıkıp lehte aleyhte tek bir kelime söylemedi. Eğer o kitapta Menderes ve Zorlu’yu yerden yere vurmuş olsa idim, Nobel ödülü olmasa bile birtakım plaketler vs almıştım.
MEHMET ARİF DEMİRER- 16 Eylül 2007
Kayda Geçen ve nakleden: bora bora & Üye