DP etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
DP etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Temmuz 2017 Salı

"DEMOKRAT PARTİ, CHP’NİN MALLARINA EL KOYDU YALANI" H.Emre OKTAY (*) hüdâyî-nâbit tarihçi nam Sinan MEYDAN'a cevap, tekzip, tenzih ve reddiye!...

DP, CHP’NİN MALLARINA EL KOYDU YALANI!..
Hasan Emre OKTAY (*)
27 MAYIS 1960 DARBESİ FELAKETİ ÖNCESİ, DARBEYE BAHANE AMACIYLA UYDURULAN YALANLARI TEKRAR TEZGÂHLAYARAK NE CELAL BAYAR’I NE ADNAN MENDERES’İ TÜRK HALKININ GÖNLÜNDEN ALAMAZSINIZ!
27 Mayıs yargılanmalıdır, diye defaatle söyledik, uyardık, rica ettik ama ne yazık ki, bu güne kadar bu yargılama yapılmadı. Sonuçta birçok darbe cinayeti cezasız kaldı ve tarihten yeteri kadar ders alınmamış oldu. Nitekim 27 Mayıs 1960 darbesi felaketine sebep olan, daha doğrusu bu harekâtı askere yaptırabilmek için uydurulmuş veya çarpıtılmış birçok yalan anlatım, darbeden 57 sene sonra, günümüzde tekrar tezgâha konmaya çalışılıyor. Amaç ne olabilir? Rahmetli Menderes’in dehşet verici acı akıbetine sebep olan darbeci ve şakşakçılarını aklamak mı? Bunlar zaten yargılanmadılar, ona rağmen bir de aklanacaklar mı? Biz 27 Mayıs mağdurları zaten işi İlahi Adalete bıraktık ve görüyoruz ki, İlahi Adalet sabırla, ince ince işini yapıyor. Nitekim 27 Mayıs darbesini yaptıran CHP, 27 Mayıs’tan sonra, birkaç darbe sonrası dönem hariç bir daha iktidar yüzü göremedi. O iktidarlar da zaten darbecilerin atamasıyla gerçekleştirilmiştir. Ecevit, İsmet İnönü’yü kendi partisi içinde devirdi, siyaset hayatının dışına iteledi. Ecevit bizzat kendisi CHP isminden kaçtı ve DSP’yi kurdu, böylece başarılı oldu. 
Daha önceki yazımızda da vurgulamıştık, darbeciler, dönemin üniversite profesörlerini ve CHP’yi kullanarak darbelerini öven, kendilerini kerameti kendi uydurdukları yalanlarından menkul birer devrimci olarak lanse eden; Bayar, Menderes ve DP’yi aşağılayan, horlayan, suçlayan, hatta hain ilan eden konuları içeren dersleri okul ders kitaplarına koydular ve bu dersler 20 sene, 27 Mayıs’ın açtığı yoldan giden başka bir darbe ekibinin kaldırmasına kadar, okullarda okutuldu. Bir neslin adeta beyni yıkandı ve bu haksız uygulamaya, kendilerini hiç seçilmeden ömür boyu mebzul maaşlar ve bellerinde tabancaları ile Tabii Senatör olarak Meclis’e yerleştiren darbeci MBK’cılar yüzünden olsa gerek kimse ses çıkaramadı. Ancak 12 Eylül 1980 darbesinden sonra Kenan Evren ve arkadaşları 27 Mayısçıların sözde bayramı ‘Hürriyet ve Anayasa Bayramını’ kaldırdılar, Tabii Senatörlüğü kaldırdılar ve 27 Mayıs’ı öven, Menderes’i kötüleyen dersleri ders kitaplarından çıkardılar. Ancak olan oldu, bir nesil adeta bir tür algı operasyonundan geçirildi. Sinan Meydan da ya bu taraflı öğretilerin etkisinde ya da 27 Mayıs darbecisi bir aileden gelmiş olmalı ki, inatla 27 Mayıs dönemi yalanlarını gerçek gibi anlatmaya, Yassıada’da, İmralı’da öldürülen insanları suçlamaya devam ediyor. Ben tamamen manevi kaygılarla kendisine, tekrar cevap yazma ihtiyacını duydum. Zira esas kaygım bu yazıları okuyarak yanılanların olma ihtimaldir. Çünkü Sinan Meydan profesyonel olabilir, bu işten para kazanıyor olabilir. Niye vaz geçsin ki?
İşe önce ‘CHP’nin mal varlıklarına Menderes ve ekibi tarafından el konulması yalanı ile başlayalım. Bu, gerçekle uzak yakın ilgisi olmayan öyle bir çarpıtma ki, bilinçli yapıldığına şüphe yok. Olay şöyle cereyan etmiştir,
“1935 yılında yapılan CHP’nin 4. Büyük Kurultayında Türkiye Cumhuriyetinin bir parti devleti olduğu açıklanmış. Yani parti-devlet-hükümeti fiilen birleştirilmiştir. Bu durumda Dâhiliye Vekili olan partili, aynı zamanda CHP Genel Sekreteri olacak ve illerde de CHP il başkanları aynı zamanda vali oluyordu. 1937 yılında da CHP’nin 6 ilkesi, Anayasa’ya giriyor, böylece partinin ilkeleri aynı zamanda devletin ilkesi oluyordu… Atatürk’ün 10 Kasım 1938’de ölümünden sonra da İsmet İnönü CHP’nin değişmez genel başkanı ve ebedi şef Atatürk’e nazire gibi bir de milli şef unvanlarını alarak ülkenin tek hâkimi oldu. Bu durum sizi hiç etmemiş olsa gerek ki, tek kelime şikâyet yok. İnönü döneminde Türkiye’de ciddi bir sefalet varken, devlet-parti birlikteliği uygulaması kuvvetlenerek devam etti. İkinci Dünya Savaşı demokrasiyi ve liberalizmi savunan devletlerin galibiyetiyle bitti. ABD, İngiltere, Fransa gibi çok partili demokrasi ile yönetilen ülkeler dünya siyasal konjonktüründe söz sahibi olmuşlardı. Tek parti Nasyonal Sosyalimi ile yönetilen Almanya ve Faşist İtalya mağluplar safında yer almışlardı. Galipler arasında bir Rusya SSCB rejimine geçmiş ve yayılmacı politikalar izliyordu. SSCB’nin Türkiye’den toprak istemesi (Kars, Ardahan) ve Boğazların yönetimine karakollarla katılma talepleri ve ayrıca ülkedeki açlık seviyesindeki ekonomik yetersizlik, Türkiye’deki Tek Parti CHP, Milli Şef yönetimini ister istemez Kuzey Atlantik Paktına (daha sonra NATO) çekti. Bu ülkelerin de yardım için tek şartı, çok partili gerçek demokrasiye geçilmesidir. Ve böylece önce Milli Şef’lik, sonra değişmez parti genel başkanlığı uygulamaları kaldırıldı. Sonra da çok partili hayata geçildi. Yani birilerinin dediği gibi, ‘İnönü, DP’ye demokrasiyi altı tepside ikram etmedi’ Çok partili hayata geçmek bir zorunluluk haline gelmişti.
Gerçek uygulamada, yani çok partili demokratik yaşam 14 Mayıs 1950’de DP genel seçimleri kazanınca başladı. Artık parti-devlet birlikteliği gibi anti demokratik bir konsept söz konusu olmazdı. Çünkü birden fazla parti siyasi yaşam içinde yer almaktaydı. Halk hangi partiyi seçerse iktidar o partiye geçecekti. DOĞAL OLARAK DEVLETİN MALI DEVLETİN, PARTİNİN MALI PARTİNİN OLMALIYDI. Ancak bu adil düzene geçilmesi için CHP herhangi bir girişimde bulunmadı. CHP’nin genel merkez olarak kullandığı eski TBMM binası dahil, halk evleri, halk odaları taşınmazları hala CHP’nin envanterinde bulunuyor ve CHP tarafından kullanılıyordu. BAKIN TEK PARTİ DÖNEMİ BİTTİĞİ HALDE, DİYORUM… Halk evleri, Atatürk devrimlerinin halka anlatılması gibi bir amaçla kurulmuştu. Ama bu kurumlar, 1938’den sonra tek parti sisteminin eli kulağı, denetim mekanizması haline dönüşmüştü. CHP yöneticileri, halkevlerinin siyaset dışı bir kurum olduğunu söyleseler de bu kurumlar daha çok CHP toplantılarına sahne oluyor, dolayısıyla CHP’nin yan kuruluşu görüntüsünü veriyordu. Bu yüzden genel anlamda halk, halkevlerinden uzaklaşmaya başlamıştı. CHP’nin muhalefete geçmesiyle de halkevleri masrafları önemli bir sorun olmaya başlamıştı.
9 Ağustos 1951 tarihinde DP Hükümeti Meclise bir tasarı verdi. “HALKEVLERİNİN VE BAZI HALK PARTİSİ GAYRİMENKULLERİNİN HAZİNEYE İADESİ HAKKINDAKİ KANUN”
Bu kanun teklifi TBMM’de oylanmış, Meclis’te bulunan 365 milletvekilinden 362’sinin oyuyla yasa haline gelmiş, 11 Ağustos 1951 tarihli resmi gazetede yayımlanmış ve yürürlüğe girmiştir. Bu yasa sonucunda doğal olarak CHP’nin kullandığı, fakat devlete ait olan halkevleri, halkodaları binaları, malları HAZİNEYE İADE EDİLİR. Ayrıca önemli bir noktayı da yeri gelmişken belirtelim, halkevlerinin kuruluşunun zaten bir yasayla değil, bir talimatname ile yapılmış olması, hazineye devirlerini kolaylaştıran bir etken olmuştur.
O zaman Başvekil olan rahmetli Adnan Menderes, tek parti döneminde, halkevleri müfettişliği görevinde bulunduğu için, bu kuruluşların yapısını çok iyi bilmekte idi. Günümüzde unutulmuş olan bir tehlike enternasyonal komünizm tehlikesi, 1950 yıllarında servet düşmanlığı, kızıl politikalar yüzünden tüyleri diken diken ediyordu. SSCB’nin yayılmacı politikaları için kullandığı yer altı faaliyetleri, kendi rejiminin propagandası; sosyo-ekonomik seviyesi düşük olan bölgelerdeki halkevleri gibi ortamlarda, tıpkı köy enstitülerinde de olduğu gibi, kolaylıkla yeşerebiliyordu. Gerçi aynı tür kuruluşları bir zamanlar faşistler de kullanmışlardır. Bu gün açık seçik görüyoruz ki, FETO yapılanması için böyle yerlerin de ideal ortamlar olduğu, dershaneler olayıyla ortaya çıkmıştır. Rahmetli Menderes halkevleri ile ilgili Meclis’te şu sözleri sarf etmiştir.
“Halkevleri, halkodaları kurmak, gençlik teşkilatını ele almak faşistvari telakki ve düşüncelerin mahsulüdür. Bunlar içtimai bünyemiz içinde tamamıyla abes, geri ve yabancı uzuv halindedirler. Halkevleri içi boşalmış, tarihe karışmış maksatsız birer varlık halinde idiler. Bunlar partileri için birer utanma konusu teşkil ediyorlardı…”
Sinan Bey gerçek ne kadar farklı değil mi? Siz Halk Partili Şevket Süreyya Aydemir’i okurken birkaç tane de DP’li yazarın kitaplarını da okumalıydınız. Akademisyen olduğunuza göre, bunu yapmanız gerekmez miydi?  CHP’nin kullanmakta olduğu devlet mallarının, hazineye iadesi tek parti döneminde olmamıştır. 1951 yılında çok partili hayata geçildikten sonra olmuştur ve bu işlem tam bir adalettir. Örneğin eski Meclis binası, 1927’ye kadar TBMM olarak kullanılan söz konusu bina Meclis’in aynı caddede, biraz aşağısındaki bir binaya taşınmasıyla boşalmıştı. Aynı yıl ‘İlk Meclis’ diye anılan bu bina boşaltıldıktan sonra CHP Genel Merkezi olarak kullanılmaya başlandı. DP ise 1947 yılından itibaren binanın hazineye intikal edilmesini istemekteydi. Ama CHP bunu yapmadı. Esas eleştirilecek olan bu değil mi? DP 1951 yılında binanın hazineye intikalini gerçekleştirdikten sonra, DP Niğde Milletvekili rahmetli Halil Nuri Yurdakul’un TBMM’ne verdiği ve kabul edilen yeni bir kanun tasarısıyla bu bina ‘İnkılap Müzesi’ olarak kullanılmaya başlandı.    
1953 yılına gelindiğinde hala birçok kamu binası CHP’nin kullanımındaydı. Bu konuda Meclis’te şiddetli tartışmalar olmuştur. Burada önemli olan CHP KULLANIMINDA OLAN DEVLET TAŞINMAZLARININ DP’YE DEĞİL HAZİNEYE İNTİKALİNİN YAPILMASIDIR. Can alıcı nokta burasıdır. Devlet mali devlete iade edilmiştir. Bu konuda DP bakanlarından Samet Ağaoğlu’nun şu sözleri dikkat çekicidir,
“Demokratik rejimlerde bütün partiler aynı haklara sahiptirler. Hiçbir parti diğerinden daha imtiyazlı bir durumda olamaz. Halk Partisinin ise senelerce devlet bütçesinden beslenmesi suretiyle diğer partilere karşı imtiyazlı bir durumu görülmektedir. DP halkın teberruları ve aidatları ile yaşamak için çırpınırken, Halk Partisi oturduğu milyonlar üzerinde böyle bir ihtiyaç duymamaktadır. Eğer hazineden alınan paralar, tekrar hazineye iade olunursa iki parti de aynı seviyede bulunacak, her ikisi de faaliyet göstermek için vatandaş teveccühüne istinat edecektir…”
Konuyla ilgili Menderes’te şu sözleri sarf etmiştir. Meclis kayıtlarında bulabilirsiniz,
“Millet, hazineden alınan malların hazineye intikalini istiyor. Milletin arzusu budur. Milletin arzusu yerine getirilmelidir. Memleketi senelerce çiftlik gibi kullanarak hazinenin paralarını partilerine aktaranlardan bir hesap sormuyoruz. Devri Sabık yaratmamak için onların bu suçlarına bir şey demiyoruz. Sadece hazineden alınan malları yine hazineye iade etmek istiyoruz. Hatta ellerinde mevcut olanları istiyoruz. Şimdiye kadar yedikleri milyonlara ait bir hesap sormuyoruz…”
CHP grubundan Şemsettin Günaltay Menderes’e cevap veriyor.
“DP meçhul bir akıbete doğru gidiyor. Eğer bu tasarı kanunlaşırsa neticeleri çetin olacaktır…”
Oylama başlamadan İnönü aşağıdaki konuşmayı yapar ve oylama esnasında CHP Meclis’i terk eder,
“Bu kanun tasarısı ruhuyla, metniyle, her türlü usulü ile Anayasa’ya aykırıdır. Bu tasarı hukuk prensiplerine, insan haklarına, Cumhuriyetin itibarına kastetmek hareketidir. Bu kanun tasarısı iktidar başında bulunanların TBMM’ne karşı bir zorlama teşebbüsüdür… Biz hukuk dışı rejimin kurulmasıyla karşı karşıyayız. Açıktan tatbikata başlanan bu yeni rejimle vatandaş sorgusuz müdafaasız mahkûm edilmektedir. Tarih kürsüsünden halinizi seyrediyorum, suçluların telaşı içindesiniz…”
Sinan Bey bütüne bakınca anlam ne kadar değişiyor değil mi? İnönü’nün bu sözleri öfkeyle sarf edilmiştir. Zira hazinenin mallarını hazineye iade etmek istemekle, cumhuriyetin itibarına kastetmenin ne ilgisi var. Bilakis bu işlemle Cumhur’a saygı ve cumhurun haklarının yerine getirilmesi söz konusudur. Sinan Bey bu işi CHP değil de DP yapmış olsaydı, düşünebiliyor musunuz neler yazılır, ne suçlamalar yapılırdı? Allah bilir Yassıada’da örtülü ödenek, köpek davası gibi mahkûmiyetler verilirdi. Ama CHP yapınca eylem birden meşru oluyor, hatta yine çevirip DP aleyhinde kullanılabiliyor. CHP’liler salonu terk etmiş, oylama yapılmış ve Menderes söz alıyor,
“Getirdiğimiz kanun nedir? Hazineden çalınan malların hazineye, millete iadesini istiyoruz. Bu kanun neden memlekette huzursuzluk yaratsın. Takrir-i Sükûn kanununu mu kabul ediyoruz? Darağaçları mı kuruyoruz? 1946 seçimleri yapılıyor da sizleri bu kararınızdan vaz geçirmeye mi çalışıyoruz? Eskiden ya Girit ya ölüm şeklindeki levhalarla mücadele edilirdi. Şimdi ise Halk partililer ya iktidar ya ölüm diye mücadele ediyorlar. Aslanlar gibi dövüşeceğiz size bunun hesabını soracağız diyorlar… BİZ HALK PARTİSİNİN MALLARINI HAZİNEYE İADE ETMEKLE ATATÜRK’Ü KALKAN YAPIYORLAR. SİZ BU GEREKÇE İLE ATATÜRK’Ü İTHAM EDİYORSUNUZ DİYORLAR. BİZ ATATÜRK’Ü BAŞIMIZIN TACI YAPMIŞIZ. BİZ ONU EN AZİZ HATIRA OLARAK MUHAFAZA EDİYORUZ. ATATÜRK MEMLEKETİ YOKTAN VAR EDEN BİR DEHADİR. BU MESELEDE GÜYA ATATÜRK’Ü BİZİMLE KARŞI KARŞIYA GETİRMEK İSTİYORLAR. Biz onun hatırasında milli tesanütü (uyumu) bulmaktayız. Onlar Atatürk’ün zamanında alınan makineleri İstanbul’a gönderip elden çıkarmışlar. ATATÜRK HALK PARTİSİNİ DÜŞÜNSEYDİ MALLARINI HALK PARTİSİNE BIRAKIRDI. HÂLBUKİ ATATÜRK ÇİFTLİKLERİNİ DEVLETE, DİĞER MÜLKLERİNİ KORUMAK İSTEDİĞİ ZEVATA, BİR KISMINI DA DİL TARİH KURUMUNA VERMİŞTİR…”
İlginçtir hazineye intikal eden CHP kullanımındaki devlet mallarının büyük bir kısmı, kısa bir süre sonra gençlik kuruluşlarının kullanımına verilmiş. Örneğin CHP İl Merkezi, Talebe Federasyonuna veriliyor. DP bu işi iyi niyetle yapmıştır ama CHP’nin, gençlik kuruluşlarını elde etme çabalarını görmemiştir. İlerde 27 Mayıs darbesi felaketine giden süreçte bu kuruluşlar aktif rol oynamışlardır.
Sayın Sinan Meydan gelelim Menderes’in sivil diktatörlük kurduğu suçlamasına. Lütfen elinizi vicdanınıza koyun ve akıl, mantık ışığında düşünün. Celal Bayar, Adnan Menderes eğer diktatör olsalardı, 27 Mayıs sabahı darbecilere kuzu gibi teslim olurlar mıydı? Dünyanın her yerinde asker kökenli olsun, sivil olsun diktatörler askerden, polisten hatta eğitimli bir takım sivil güçlerden muhafız kuvvetleri oluşturup onlarla birlikte çalışmazlar mı? Örneğin Saddam Hüseyin, Beşer Esad, Mussolini, Hitler, Stalin’e karşı 27 Mayıs gibi bir darbe yapılabilir miydi? Bunu gayet iyi bilen İnönü, Tahkikat Komisyonu ve Selahiyetler Kanununun tartışıldığı günlerde, Meclis’te şu cümleleri boşuna sarf etmemiştir. İnönü,
“Kore Başkanı Syngman Rehee  kurtuldu mu? Üstelik onun ordusu, polisi, memuru onun elindeydi. Hâlbuki sizin elinizde ne ordu, ne memur, ne üniversite, ne de polis var! Olur, mu böyle baskı rejimi? Muvaffak olur mu?...”
İnönü’nün şu sözleri bile kimin diktatör olduğunu kimin olmadığını açık seçik ortaya koyuyor. Bayar, Menderes’in elinde ne ordu varmış, ne polis, ne üniversite, ne de memur. O halde bunlar nasıl diktatörlerdir? İnönü’nün sözlerinden anlaşıldığına göre ordu da, polis de, memurlar da, üniversite de kendi elinde ve siz hala İnönü değil Menderes diktatördür diyorsunuz. Bu nasıl bir mantık çözen varsa beri gelsin.  Bakın rahmetli Menderes Yassıada Mahkemelerinde diktatörlük suçlamasına karşı neler demiş, kayıtlarda bulabilirsiniz,
“Dikta rejimine gidilmek istenirse en evvel bir kuvvete dayanmak ihtiyacı hâsıl olur. Silahlı kuvvetlerimizin en küçüğünden en büyüğüne kadar başında bulunan subay ve kumandanlarımızın bir teki ile dahi bu mevzuda bir araştırma ve anlaşma zemini hazırlayacak en küçük temas ve teşebbüs olmamıştır. Böyle bir şey olsaydı çoktan meydana çıkardı. Diğer taraftan İstanbul’daki üniversite olaylarının merkezi hükümet için ani ve sürpriz halinde vukua geldiği ve derhal idare-i örfiye (sıkıyönetim) ilanıyla vaziyeti ordumuza tevdi etmekte hiç gecikmediğimiz duruşmalar esnasında da müşahede buyurulmuş hakikatlerdendir…”
İdamla yargılanmasına rağmen sözlü savunması bile yaptırılmayan ve  gerekçesiz olarak idam kararı yüzüne okunan Maliye Bakanı rahmetli Hasan Polatkan’ın yazılı savunması sonradan ele geçirilmiştir. Savunmadan bir iki aktarım yapıyorum,
“-On binden fazla mevcudu bulunan İstanbul Üniversitesinde, talebenin 28 Nisan 1960 günü nümayiş yapacağı İstanbul valiliğince öğreniliyor. Üniversitenin bahçesinde heykel etrafında toplanan talebeyi dağıtmak için bir jeep içinde dört polis memuru gidiyor ve sonrada oradan kaçıyorlar. Hadisenin takdim şekli ile bu polis arasındaki gülünç hal meydanda. Böyle dikta polisi mi olur?
-Parti grubu 1955’de hükümeti istifaya mecbur bırakıyor ve hükümet düşüyor. Böyle bir dikta hükümeti olur mu?
-Muhalefet partisi ayaklanma metotları ile çalışabiliyor, muhalefet partisi lideri evinde 25 emekli generalle toplantı yaparak bunu matbuata aksettirebiliyor ve Meclis kürsüsünde ordunun, polisin, jandarmanın iktidarla beraber olmadığını da sözlerine ilave etmek suretiyle ihtilalden ve ihtilalin meşruiyetinden bahsederek konuşmalar yapabiliyor, bütün vatan sathı miting sahası haline gelebiliyor. İktidara karşı açıkça tebliğler neşir olunabiliyor. Böyle bir memlekette diktadan bahis olunabilir mi?
-Basın en ağır neşriyatı dilediği gibi yapabiliyor. Gazete ve mecmuaların bütün sayfaları sadece iktidarı hırpalamaya, ezmeye, iktidarı devirmeye hasır olunabiliyor. Basının baskı altında olduğu ileri sürülebilen 1959 yılında yapılan ve iktidara ateş püsküren yazılar yüksek huzurunuzda vesikalar diye okundu. Basının bu tarzda çalışabildiği yerde dikta vardır denir mi?
-Üniversite muhiti muhalif partinin faaliyet sahası oluyor, muhalefetin gençlik kolu teşkilatı öğrenciler arasında kol salıyor, muhalefete mensup kadınlar kolu teşkilatı evleri, sokakları, mahalleleri içine alarak teşkilatlanabiliyor. Muhalefetin bu militan kuvvetlerinin kongreleri, kapalı ve açık yer toplantıları ile diledikleri gibi çalışabiliyor ve bu partizanlar gençliğin masum hissiyatını dilediği gibi teşvik ve tahrik edebiliyor, olaylar yaratabiliyor. Böyle bir memlekette diktatörlükten, diktaya gidişten bahis olunabilir mi?
-Profesör okullarda din dersti konuldu diye Maarif Vekâleti aleyhine dava açabiliyor. Profesörler kürsülerinde ilmi tetkik ve siyasal iktidar olayını izah namı altında hükümet, iktidar ve Meclis aleyhinde konuşabiliyorlar. Muhalefet partisinden mebus iken seçilmeyip açıkta kalan profesörler tekrar fakültelerine dönüp kürsülerine oturabiliyorlar. Böyle bir memlekette diktadan, diktaya gidişten bahis olunabilir mi?
-Parti grubunda kürsüde konuşan bir mebusa müdahale eden bir başvekile diğer bir mebusun, 2sus da oturup dinle’ diye bağırıp başvekili susturabildiği, diktaya gidişin had safhası telakki edilen 1960’da parti grubunda mebusların acı ve sert konuşmalarına dayanamayan Başvekilin istifa ettiğini bildirerek kürsüden inerek salonu terk ettiği bir grup içinde diktaya gidişi desteklemekten, diktatörlükten bahis olunabilir mi?
-O rejimde (diktatörlüğü kastediyor) insanlar kendi evlerinin içinde konuşmaya korkarlar, kendi aile fertlerine bile itimat etmezler. Jurnaller, ihbarlar birbirini kovalar. Kimse o jurnallerin, ihbarların hakikat dereceleri ile alakalı değildir. İhbar olunan, alınıp götürülenler maddi ve manevi tazyik altında yapılan soruşturmalar, insanları hayattan bıktırır. İhanetler insanlığı öldürür.
-O rejimde iktidar, hükümet, Meclis aleyhine toplantı yapmak hayaldir. Kürsülerde ihtilal konuşmaları değil, rejim aleyhinde nazik bir tenkit bile muhaldir. O rejimde askeri bir disiplin hâkimdir. Muhalefet yoktur.
-Dikta rejimini benimsemeyenlerin yeri toplama kamplarıdır. Dikta idaresinde bilim adamı rejim aleyhine beyanat veremez, matbuatta rejim aleyhine yazı yazamaz, ilim adamı diktayı meth etmediği zaman vatanını terk mecburiyetinde kalır. Diktaların ideolojisi vardır. O ideoloji ilim, sanat, eğitim de dahil olmak üzere bütün sahalara şamildir. Diktatörler, içlerinde hissettikleri itimada ve iyi niyete güvenerek oturmazlar. Ya tamamen askeri kuvvete yahut hem askeri kuvvete hem de askerce teşkilatlandırılmış milis kudrete dayanırlar.
-Ey insaflı ve vicdanlı hâkimler. Şu tasvir ettiğim rejim, Türkiye’de 1950’den sonraki on yıllık rejim midir? Ve ben böyle bir rejimin tahakkuku için yardımcı mı oldum? Hayır, bin kere hayır…”
 Rahmetli Hasan Polatkan’ın bu akıl dolu savunması Yassıada mahkemelerinde yaptırılmadı. Salim Başol, Polatkan’ı celsenin son 10 dakikasında çağırıyor. Polatkan süre az savunmam yetişmez diyor. Başol’da kısa kes o zaman diye cevap veriyor. Polatkan idam ile yargılandığım bir davada savunmamı yapmayayım mı, diyor. Başol her zamanki kaba, sert, ürkütücü sesiyle, ‘zaten sen çok konuştun, yapmazsan yapma, geç yerine’ diyor ve savunma yaptırılmadan, gerekçe okunmadan Polatkan idama mahkûm ediliyor. Siz bu tür insanların sahneye çıktığı 27 Mayıs Darbesi felaketine devrim diyebiliyorsunuz.
Diktatör kelimesinin sözlükteki tanımı nedir? ‘Bütün siyasi yetkileri kendinde toplamış olan kimse, zorba’ Bu tanım krallık, Padişahlık, Şahlık, Çarlık gibi yönetimlere, Duçe, Fuhrer, şef gibi yöneticilere uymaktadır. Ama seçimle iktidara gelmiş, iktidarda iken iki seçim daha kazanarak iktidarını sürdürmüş, yönetimi esnasında muhalefetten emsali az görülür derecede sert, yıkıcı eleştiriler almış ve ülkeyi parlamenter bir rejimle yönetmiş bir iktidara, politikacılara bu tanım asla uymamaktadır. Yandaki zafer gazetesi 16 Mayıs 1960 tarihlidir. Menderes Eskişehir’de kendisini dinleyen, sevgi gösterileri yapan mahşeri bir kalabalığa, ‘YOLUMUZ SEÇİM YOLUDUR, SERBEST SEÇİM YOLUDUR’ diyor ve böylece seçimi ilan etmiş oluyor. Ama heyhat darbe 11 gün sonra alelacele tarihi öne alınarak yapılıyor. Bunu niye eleştirmiyorsunuz?
Sinan Bey daha önceki yazılarımızda Tahkikat Komisyonunun, dönemin 1924 Teşkilatı Esasiye Kanununun 22 maddesine ve içtüzük 177 maddeye göre oluşturulduğunu, dolayısıyla son derece yasal bir uygulama olduğunu belirttik. Hatta daha önceki Tahkikat Komisyonu önerilerinin adeta tamamının CHP’den geldiğini örneklerle anlattık. Vatan Cephesi uygulamasından önce CHP’nin Güç Birliği Ocakları’nı kurduğunu yani ocak bucak uygulamasını CHP’nin başlattığını örneklerle izah ettik. İspat Hakkı’nın 1949 yılında CHP yönetimi tarafından rafa kaldırıldığını, aynı şekilde Köy Enstitülerinin de işinin 1949-50 yıllarında CHP yönetimi sırasında bitirildiğini örneklerle izah ettik. Rahmetli Menderes’in, 1955’de grup toplantısında ‘Siz isterseniz hilafeti bile getirirsiniz’ demediğini, bunun yerine ‘Sizi isterseniz Anayasa’yı bile değiştirebilirsiniz’ dediğini kaynak göstererek anlattık. Ama nafile siz kulaklarınızı bu gerçeklere tıkamış, 1960 ve öncesi dönemde DP’ye, Bayar ve Menderes’e savaş açmış, yalan haberlerle ülkeyi darbeye sürüklemiş bir basını ve darbecilerin kendilerini meşrulaştırmaya çalıştıkları anı kitaplarını belge olarak kullanıyorsunuz. Birazcık düşünseniz dersiniz ki, Menderes döneminde basın bunları yazdıysa demek ki, aşırı hürriyet vardı o zaman. Ama siz kafanızda yarattığınız ve kötü bellediğiniz hayali bir DP ve Bayar, Menderes imajını anlatıp duruyorsunuz. Eleştirileriniz mantıktan o kadar uzaklaşıyor ki, örneğin Atatürk’ü unutturmak için paralardan, pullardan Atatürk resimlerini çıkarıp kendi resimlerini koyanları, Atatürk büstlerini, heykellerini kaldıranları onun yerine kendi büstünü yaptıranı, Anıtkabir inşaatına gerekli tahsisatı çıkarmayıp sürüncemede bırakmak süretiyle, Atatürk’ün naaşını Etnografya müzesindeki köşesine terk edenleri en ufak bir şekilde eleştirmiyorsunuz. Buna karşılık eleştiri oklarınızı bu çarpık durumu düzelten, Atatürk resimlerini, büstlerini yerlerine yerleştirenleri, Anıtkabir inşaatını süratle bitirenleri ve Atatürk’ü saygıyla anıp, baş tacı edenlere, ‘Atatürk Hatırasına Saygı’ kanununu çıkartanlara çevirebiliyorsunuz. Size göre Bayar, Menderes’in yaptığı bu vefaya dayalı işler, sadece İnönü’yü ekarte etmek içinmiş, el insaf. Sinan Bey bir takım beyanatları, olayları sizin gibi cımbızla çekerek anlatmak çok yanıltıcı olur. Değerlendirmeler yapmak için daima olayların bütününe bakmak lazımdır. Benim sıkça kullandığım bir örnek vardır. Kuranı Kerim’in bir ayetinde ‘namaz kılmayın’ yazıyor. Tek başına bu cümle çok yanıltıcı sonuçlar verir. Zira bir üst ayete baktığınız zaman ‘içkili’ ifadesini görüverirsiniz. Ama siz işinize gelen cümleleri, beyanatları çekip çıkarıp kullanmışsınız. Ayrıca sadece darbecilerin anılarını, Menderes düşmanı Şevket Çizmeli gibi şahısların yazılarını okuyup, 1975 doğumlu siz 1960’daki olayları, insanları değerlendirip, onlar hakkında hüküm kesiyor ve mahkûm etmeye çalışıyorsunuz. Sürekli Menderes ve DP aleyhine yazılar yazıyorsunuz ve bir kerecik olsun o dönemi bizzat yaşamış olan bizler ile bir kelime konuşmuyorsunuz. Bu nasıl bir akademisyenliktir?     
Hasan Emre Oktay
Temmuz 2017, Fenerbahçe
(*) HASAN EMRE OKTAY Hakkında;
"H. Emre Oktay, 27 Mayıs 1960 darbesinde  13 yaşındaydı. İstanbul Emniyet Müdürü olan babası Faruk Oktay Yassıada'ya götürüldü. Darbe mahkemesinde idamla yargılanacaktı. Sonuçları önceden kararlaştırılmış olan kurgu mahkeme daha başlamadan Faruk Oktay'ın ölüm haberi geldi. Babasının hangi şartlarda öldüğünü, daha doğrusu öldürüldüğünü ortaya çıkarmak için Hasan Emre Oktay uzun yıllar uğraştı, araştırdı. H. Emre Oktay'ın kitabı, Yassıada ve darbe günlüklerinde yaşananları anlatıyor, büyük babam Celal Bayar, Adnan Menderes tüm DP milletvekillerinin götürüldüğü Yassıada'yı hissederek yazıya dönüştürüyor. Kendisine gönülden teşekkür ediyorum.”
Prof. Dr. Emine Gürsoy Naskali"
***
HASAN EMRE OKTAY
"1947 yılında İstanbul Kalamış'ta doğdu. 13 yaşında iken ailesi ile birlikte, 27 Mayıs 1960 Darbesinin ve destekçilerinin acımasız davranışlarına muhatap oldu. Darbe öncesi İstanbul Emniyet Müdürü olan babası Faruk Oktay Yassıada'da sorgulamalar sırasında öldü???
İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Psikoloji Bölümü, ICS Fitness and Nutrition Cerification... Ruh sağlığı amaçlı fitness programları organize etti. Ege Seramik AŞ. Paşabahçe Tic. Ltd. gibi şirketlerde çalıştı, bir süre de serbest çalıştıktan sonra 1996 yılında SSK'dan emekli oldu. Bu tarihten itibaren tüm çalışmalarını sosyal psikoloji ve yakın tarihimize yöneltti. 27 Mayıs darbesi ile ilgili anılarını 'Yassıada' adlı kitabında topladı. 27 Mayıs ve Yassıada yaşantısının öykü-belgesel tarzında 'Adnan Menderes Nasıl Öldürüldü' adlı kitabında okuyuculara sundu. 1950-60 DP dönemini ve 27 Mayıs Darbesinin içyüzünü 'Yalanlar Aldananlar ve 27 Mayıs' kitabında irdeledi. Çeşitli dergilerde ve TV yapımlarında DP dönemi, 27 Mayıs, Yassıada ve yakın tarihimize psikolojik açıdan bakan programları yayımlandı. Ayrıca 'Kıbrıs Sorunu', 'Ermeni Sorunu' adlı kitapları yayımlanmıştır.
İç Mimar Ülkü Oktay ile evli olan H. Emre Oktay'ın Nimet Zeynep Oktay adında bir kızı vardır. Halen İstanbul Fenerbahçe'de oturmaktadır." 

6 Haziran 2017 Salı

MEHMET DÜLGER: 57. YILINDA “27 MAYIS” İÇİN DÜŞÜNCELER…

57. YILINDA “27 MAYIS” İÇİN DÜŞÜNCELER…
27. Mayıs’ın acısını çeken ve o hareketin memleketimize bugüne kadar uzanan kötü sonuçlarının şuurunda olan yakınlarım ve dostlarıma bir çift söz söylemek istiyorum.
MEHMET DÜLGER
Cumhuriyetin ilanı süreci ile İkinci Dünya Savaşı’nın bitişi arasındaki dönemde “rahat bırakılan” Türkiye, San Fransisco Konferansı’na katılabilmek için taahhüt ettiği, memlekete demokrasiyi ve demokratik usulleri hakim kılma kararı ile, sonuçlarını ancak bugün kısmen görebildiğimiz bir girdabın içine giriyordu.
Türkiye, hür ve demokratik olduklarını iddia eden devletlerin oluşturduğu bir kazan içinde, çoğu empoze edilen önemli ilkeler etrafında birleşen bir “ittifaklar dünyası”nın bir rüknü oluyordu. Bugün çok daha iyi anlaşılıyor ki, söz konusu ittifaklar, devletlerin gücü oranında kabul edilen esaslar çerçevesinde hareket ediyor, büyük öncelikler, 200 yıla yaklaşan bir geçmişin ve tarihi kuvvet dengelerinin ışığında, “yeni dünya”yı temellendiriyordu. İmparatorluklar devrinin demokrasi devrine dönüşü, aslında, işlerin, önceliklerin, hırsların ve niyetlerin pek de değişmediğini gösteriyordu.
Emperyalist senaryonun kuvvetli oyuncuları, insan değerlerinin öncelik aldığı göstermelik piyeslerin oynandığı dünya sahnesinde, itibarlı (?) kişiler ve kurumlar aracılığı ile perde arkasında hazırlanan senaryoları, büyük bir ustalık, gaddarlık ve inatla götürüyorlardı. Bu iş hala bu uslup içerisinde yürüyor.
27. Mayıs bu senaryonun Türk seyircilerine oynatılan bölümü idi. Demokrasi oyunun ancak ilk adımını atarak, ülke idaresini kendi hür iradesi ile, kendi seçtiği temsilcilere teslim eden Türkiye, nisbeten kısa bir zaman içinde, satranç tahtasının devrildiğine, tavla kutusunun, pulların ve zarların darmadağın edildiğine, oyun kartlarının fırlatılıp atıldığın büyük bir şaşkınlıkla şahit oluyordu. Yapılacak pek bir şey yoktu. Zor, oyunu bozmuştu. Türkiye,  kendisine medeniyet, refah ve itibar ufuklarının kapılarını açan ve bu yüzden de gönül tahtına yerleştirdiği seçkin insanlarının acımasız bir biçimde kurban edilmesi karşısında, suskun ve eylemsiz kalıyor, günümüze kadar devam eden utanç verici bir zihin ve fikir dağınıklığı içinde bocalayıp duruyordu.
Bugün karşı karşıya bulunduğumuz çoğu sosyal kaynaklı, çözümsüz görünen problemin çıkış sebebi, 27. Mayıs felaketinin ülkeyi içine düşürdüğü zaaf ve perişanlıktır. Herkes iyi bilmelidir ki, 27. Mayıs, bütün haşmeti ile, yavrulamış, torun seviyesini aşmış sorunlarını, hala ülkenin ve milletin üzerinde hakim kılmaktadır. Bu muazzam fikri dağınıklık, aynı zamanda ülkenin ekonomik hayatını, kalkınmasını, istihdamını, eğitim ve sağlık hizmetlerini ve nihayet haysiyetli bir dış politika sürdürme iradesini de sıfırlıyor, eskilerin tabiri ile, bir “izmihlal”in bütün özelliklerini ortaya koymaktadır.
Memleketin seçkin ve vasıflı insanları için, ortada çok ciddi bir meydan okuma, bir “challenge” söz konusudur. Yarım yaka yarım pabuç, şekersiz üzüm hoşafı, küflenmiş peksimet ve keçi tersi kuru zeytinlerle beslenip, dünyanın en kahredici güçlerini Çanakkale’nin derin sularına gömen bir vatan sevgisi ve inanç, yeri gelince, belirli yıllarda lise mezunu verememe pahasına, muazzam bir entelektüel potansiyelini siperlerde kaybetmiş, ama, hiçbir güç, o kudretin, haysiyetli, itibarlı ve geleceği ümit dolu bir bağımsız Cumhuriyet kurmasını engelleyememiştir.
Bugün 27 Mayıs, bu muhteşem şuur sahiplerinin torunları olan bizlere, soğukkanlılıkla ve acılarımızı içimize gömerek, her yönünü bilip ders alacağımız bir vesile olmalıdır. İnsanlarımıza sahip olmalı, onları medeniyet ve refah konusunda göz kamaştırıcı ilerlemeler sağlamak için yeterli olduklarına inandırmalı ve organize etmeli, bugünkü gücümüzün, yakın tarihimizdeki emsalsiz gelişmeleri sağlayan büyüklerimize nisbetle kat be kat teçhiz edilmiş olduğuna inandırmalıyız.
Hepimizi büyük bir iş bekliyor. Sonu aydınlık, itibarlı ve huzur verici…
Bu vesile ile, büyük misyonlarını 27 Mayıs felaketinin dahi ortadan kaldırmayı başaramadığı, ahlaklı, dürüst, çalışkan, ehil ve ülkeyi eserlerle donatma, millete itibar kazandırma inancı sarsılmadan canlarını, hürriyetlerini ve yıllarını feda etmekten kaçınmayan 27 Mayıs mağdurlarını minnet, şükran ve rahmetle anıyor, aziz ve unutulmaz hatıraları önünde tazimle eğiliyorum. (Ankara, 27. Mayıs. 2017)

31 Ocak 2017 Salı

KİMİN DEĞİRMENİNE SU TAŞIYORSUNUZ?, - Naci AKIN

KİMİN DEĞİRMENİNE SU TAŞIYORSUNUZ?
Naci AKIN
Ben polemik yapmayı hiç sevmem. 
Yazılarımda başkalarının sözleri üzerinden tartışma açmaktansa, kendi fikirlerimi söylemeyi biraz da bilgilendirici olmayı tercih ederim.
Başkası ne yazmış, ne söylemiş beni pek ilgilendirmez.
Ancak bilgisizce ve hiç de gereği olmadığı bir şekilde, ülkeme, topluma, savunduğum fikirlere zarar verecek bir şekilde maksadını aşan yeni bir tartışma açan olursa da kimse kusura bakmasın altında kalmam.         
Yazılarımda ısrarla kavgayı, kutuplaşmayı, halkın kin ve nefret duygularını körükleyen söylemlere hep karşı oldum, eleştirdim.
Kavgadan rant devşirmeye kalkışanlarla hangi tarafta olursa olsun hep mücadele ettim.
Hoşgörüyü, barışı, kucaklaşmayı, fikirlere saygıyı telkin ettim.  
Önümüzde hayati bir referandum var, elbette ki herkes kanaatini söylemekte özgürdür.
Ancak bunu yaparken akım derken başka şey söylemeyeceksin, yersiz tartışmalara girerek insanları irite etmeyeceksin, kendi fikrini söylemeye çalışırken karşı tarafa hizmet edecek, onların değirmenine su taşıyacak ifadelerden kaçınacaksın.
Bunlar işin uzmanları tarafından da tavsiye ediliyor.
Şimdi gelelim haddini ve maksadını aşan yazıya.
Durup dururken, 60 yıla yakın süre önce cereyan etmiş vatan cephesi olayını açmaya, yaraları kaşımaya ne gerek vardır?
O hadise hukuksuz Yassıada mahkemelerinde de konu edilmiş, darbecilerin mahkemesi bile kimseye bu konuda ceza vermemiştir.
Üstelik 14 Mayıs 1950 de, oylarıyla tek parti, tek şef rejimini devirmiş, iktidarın kansız, darbesiz, hilesiz bir biçimde el değiştirmesini sağlamış demokratların torunları, bangır, bangır hayır derken, oyumuz namusumuzdur derken sen bu yarayı deşmekle kime hizmet ediyorsun? Yoksa sen iktidarın gizli ajanı mısın?
Sen ne bilirsin vatan cephesini, neden çıktığını, hiç okudun mu, araştırdın mı? Bilmemek ayıp değil anlatayım da öğren.
1957 seçimlerine gidilirken Demokrat Parti iktidarını milletin oylarıyla alt edemeyeceğini gören muhalefet güç birliği yapar.
Önce DP ile aynı tabana hitap eden Köylü Partisi ile Cumhuriyetçi Millet Partisi birleştirilerek CKMP adını alır. Ardından Menderes ile ters düşen Fevzi Lütfü Karaosmanoğlu ve bazı milletvekilleri CHP’nin de teşvikiyle DP’den ayrılarak Hürriyet Partisini kurarlar ve CHP ile işbirliğine giderler. Ancak kendilerine Güçbirliği Cephesi diyen, DP’lilerin ise husumet cephesi diye adlandırdığı bu işbirliği sonuç vermez.
HP Burdur dışında seçim kazanamaz. Ardından da CHP’ne iltihak eder ve muhalefet partileri Güçbirliği Cephesi adında ortak hareket etmeye seçimden sonra da devam ederler.
Yani ilk olarak cepheleşmeyi başlatan muhalefettir ve acımasızca iktidara saldırırlar, yalan ve tahrik üzerine siyaset yürütürler.
Adnan Menderes, muhalefetin cepheleşmesi üzerine 12 Ekim 1958 günü, Fevzi Lütfü Bey’in memleketi Manisa’da ilk defa Vatan Cephesi sözünü ederek şunları söyler:
“Muhalefetteki arkadaşlarımızın vatanperverliğine bugün bir defa daha huzurunuzda müracaat ederek rica ediyorum: Kin ve ihtirası desteklemekte devam etmesinler. Vatana hizmetin hangi istikamette olduğunu düşünerek muhalefetin kötü gidişine paydos desinler. Anarşiye ve nifaka paydos dedikten sonradır ki, hakiki demokrasinin ve hürriyetin güneşi bütün parlaklığı ile ortaya çıkacak, milletimizin terakki ve tealisine giden yolu daha da aydınlatacaktır”.
Menderes’in bu beyanından sonra başta Hürriyet Partisine giden eski taraftarları olmak üzere, yurdun dört bir yanından insanlar akın akın vatan cephesine kaydoldular.
Evet radyolarda okundu çünkü Ankara Radyosundan başka haber alma kaynağı olmayan vatandaşlar köylerde, kasabalarda oturup kendi isimlerinin okunmasını heyecanla bekliyorlardı.
Hatta bunun için telgraflar çekiyorlardı.
Bu telgraflardan birçoğu babama da çekilmişti ve bunlar Yassıada’da aleyhinde delil olarak kullanılmıştı, ama o hukuksuz mahkeme bile bu uyduruk suçtan ceza vermedi.
O telgraflar bugün benim elimde Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğünde bulunan Yassıada dosyalarından bulup çıkardım, ibret olsun diye saklıyorum. 
Benim gençliğimde İstanbul’da Fecri Ebcioğlu, Engin Arman, İzmir’de Bülent Özveren, Ali Kocatepe, Ümit Tunçağ, canlı müzik programları yaparlar, istekte bulunanların isimlerini de tek tek okurlardı.
Fatih’ten Hümeyra, Süheyla, Kapılar’dan Pınar ve Bahar Baykal en çok okunan isimler olurdu, 40 yıldır hafızamdan çıkmamış.
Vatan cephesine katılanların da kendi isimlerini radyoda duymak istemeleri çok mu garip geliyor acaba?
Yazıyı yazan köşe yazarına da iki çift sözüm olacak.
Sen bu yazınla kimin değirmenine su taşıyorsun?
Yazıların okunuyor, kitapların satılıyor diye egon iyice şişmiş, ama bilmiyorsun ki senin yazıların sadece fanatik iktidar karşıtlarınca beğeniliyor.
Oysa bir yazar kendisi gibi düşünmeyenlerin de takdirini kazanabilmeli, ”ya aslında doğru söylüyor” dedirtebilmelidir.
Aksi halde kendin çalar kendin oynarsın, karşı taraftan bir tek kişiyi bile ikna edemezsin.
Biliyor musun?
Sen doğmadan bir yıl önce hem de İsmet Paşa Başbakan ve darbecilerin vesayeti siyasetin üstünde Demokles’in kılıcı gibi dururken senin vatan cephesi diye aşağılamaya çalıştığın insanların doğduğun şehir İzmir’deki başı Osman Kibar, İzmir halkının % 60’ının oylarıyla belediye başkanı olmuştu.
Demokrat Parti İzmir’de yeşerdi, Adalet Partisi İzmir’de kuruldu, rahmetli Mehmet Yorgancı ve Şinasi Osma merhum Gümüşpala’yı İzmir’de ikna edip partinin başına geçirdiler.
Biliyor musun?
Senin mesleğe başladığın gazetenin başyazarı, senin elinden tutup iyi bir gazeteci olman için emek veren patronunun amcası Behzat Bilgin de vatan cepheciydi.
Biliyor musun?
Senin yazılarında fikir yok, küfür var, arıyorum bir kırıntı bile bulamıyorum.
Tabi bu fanatiklerin hoşuna gidiyor, onun için okunuyorsun.
Yani sen de kutuplaşmadan nemalanıyorsun, ama sen böyle yazdıkça AKPoyunu artırıyor.
Biliyor musun?
Vatan cephesi dahil eski meseleler artık kapandı, hatasıyla, sevabıyla tarihe mal oldu, bundan sonrası artık tarihçilerin, araştırmacıların işi.
Fevzi Lütfü Bey CHP ile işbirliği yapmasının sonucunun darbeye mal olduğunu, eski arkadaşlarının idam sehpasında can verdiğini görür ve 1964 ‘de yeniden demokratların yanına AP’ye döner.
Kılıçdaroğlu bile Menderes’in anıt mezarına giderek günah çıkarttı.
CHP İzmir’de oy alıyorsa sakın kendinden ve senin gibilerden mülhem sanma.
İzmir de Ege de demokrattır, vatanseverdir, senin tabirinle vatan cephecidir, sonuna kadar da hayırcıdır.
Hem de sana ve senin gibilere rağmen.
Şunu herkes iyi bilsin ki bugün AKP’ye, CHP’ye, MHP’ye oy vermiş bile olsalar 14 Mayısta destan yazanların torunları, asla tek adamlığa geçit vermez.
Cumhuriyetten ve onun değerlerinden asla vaz geçmez.
Oyunu namusu gibi korur, kendi oyuyla gelecekteki oylarını hükümsüz kılmaz.
Sana ve senin gibilere rağmen…          
Kalın sağlıcakla…
30 Ocak 2017
Naci Akın

8 Aralık 2016 Perşembe

TBMM 18. Başkanı İSMET SEZGİN’in Cenaze Merasimi ve Defin Programı


TBMM 18. Başkanı Merhum İSMET SEZGİN’in
Cenaze Merasimi ve Defin Programı:
09 Aralık 2016 – Cuma

Saat: 11.00,                 TBMM Anma ve Uğurlama Töreni
Saat: 12.45 – 13.15     Ankara Kocatepe Camii (Cuma Namazından sonra Cenaze Namazı)
Saat: 14.00 sonrası      Devlet Mezarlığına Defin 

17 Eylül 2015 Perşembe

TIMETURK 17 EYLÜL 2015 // Adnan Menderes kimdir ve niçin asıldı?

Adnan Menderes kimdir ve niçin asıldı?
17.09.2015 12:49:32

Adnan Menderes kimdir ve niçin asıldı?

İstiklal Madalyası sahibi olan Adnan Menderes, 27 Mayıs Darbesi'nin ardından 17 Eylül 1961 tarihinde asılarak idam edildi.

TRTTURK.COM'un haberine göre, Adnan Menderes, 27 Mayıs darbesini yapan cuntacıların kurduğu Yüksek Adalet Divanı'nda 9 ay yargılandıktan sonra idam cezası aldı. Bugün Adnan Menderes'in idamının üstünden ise tam 54 yıl geçti. 17 Eylül 1961 yılında İmralı Adası'nda asılarak idam edilen Adnan Menderes kimdi? Neden idam edildi? İşte, Türkiye'nin en karışık olaylarını yaşandığı dönemde başbakanlık yapan Adnan Menderes'in hayatı…
Tam adı Ali Adnan Ertekin Menderes olan Adnan Menderes, 1899 yılında Aydın'da varlıklı bir çiftçinin oğlu olarak dünyaya geldi. Okul hayatına, İzmir İttihat ve Terakki Mektebi'nde başlayan Menderes, eğitimini daha sonra İzmir Amerikan Koleji'nde devam ettirdi. 1931 yılında CHP Aydın milletvekili seçildikten sonra ise Ankara Hukuk Fakültesi'ne girerek, 1935 yılında mezun oldu. Yedek subay eğitimi almasına karşı, Birinci Dünya Savaşı'na sıtma hastalığına yakalandığı için katılamayan Menderes, Kurtuluş Savaşı'nda gösterdiği başarılardan ötürü İstiklal Madalyası almaya değer görüldü. İzmir'in ünlü ailelerinden, Evliyazade Fatma Berin Hanım ile 1929 yılında evlendi ve Yüksel, Mutlu, Aydın olmak üzere üç oğlu oldu.
Cumhuriyet Halk Partisi dönemi
Adnan Menderes, 1930 yılında kısa süreli de olsa Serbest Cumhuriyet Fırkası'nın bir kolunu organize etti. Partinin kendini feshetmesinden sonra ise Cumhuriyet Halk Partisi'ne geçti ve 1931 seçimlerinde Cumhuriyet Halk Partisi'nden Aydın milletvekili olarak seçildi. Menderes, o dönemlerde en sert çıkışını, "çiftçiyi topraklandırma yasası" görüşülürken yaptı. Bu çıkış sonrasında ise Menderes, parti içi muhalefetten dolayı 1945 yılında CHP'den ihraç edildi.
Yeni parti heyecanı
CHP'den 1945 yılında Celâl Bayar, Fuad Köprülü ve Refik Koraltan ile birlikte ihraç edilen Menderes, Demokrat Parti'yi kurdu. 1947'de yapılması gereken seçimler CHP tarafından bir yıl öne alındı. 1946 yılında CHP yüzde 85 oy ile seçimi kazandı. Menderes Demokrat Partisi aracılığı ile Kütahya milletvekili olarak tekrar meclise girdi. ‘Beyaz Devrim' olarak adlandırılan 1950 seçimlerinde hilesiz hurdasız olarak DP genel başkalığına seçildi. On yıl başkanlık etti. Bu on yıllık sürede Türkiye'de çok ciddi olaylar gelişti.
6-7 Eylül olayları
Türkiye siyasi tarihine 6-7 Eylül olayları olarak geçen, azınlıklara karşı gerçekleştirilen olaylarda Menderes'i yıpratan sürecin içinde en önemlilerinden biri olarak gösteriliyor. Kıbrıs konusunda Londra'da ikinci tur görüşmeler yapılırken, 6 Eylül 1955 gecesi İstanbul'da bazı gazetelerin Selanik'te Atatürk'ün evine bomba atıldığını yazması üzerine özelikle Rumlara karşı yönelen olaylarda, 73 kilise, 8 ayazma, 1 havra, 2 manastır, 4 bin 340 dükkan, 110 otel ve lokanta, 21 fabrika ve 3 bin 600 ev saldırıya uğradı, 1 papaz olaylar sırasında öldürüldü. Bu olaylar sebebiyle TBMM olağanüstü toplandı. Hükümet adına konuşan Başbakan yardımcısı Fuad Köprülü hükümetin olaylardan haberi olduğunu ancak gün ve saatinin muayyen olmadığını açıkladı.
Öğrenci hareketleri ülkeye karıştırdı
1960 yılında talebe hareketlerinin fazlalaşması, hoşnutsuz grupların devleti devamlı memleketi iç karışıklıklara sürüklemesi sonucu, Silahlı Kuvvetlerin ihtilal yapmasına sebep oldu. TSK'nın 27 Mayıs 1960 günü açıklama yaptığı sırada Eskişehir'de bulunan Adnan Menderes ve yanında bulunan siyasetçi arkadaşları tutuklanarak, Ankara'ya getirildiler. Ankara'da bir süre tutulan Menderes, sonra Yassıada'ya yargılanmak üzere gönderildi.
Yüksek Adalet Divanı'nın idam kararı
27 Mayıs darbesini yapan cuntacıların özel olarak kurdukları mahkeme olan Yüksek Adalet Divanı, 9 ay 27 gün boyunca Menderes ve beraberindeki siyasetçileri yargıladı. Yargılama süreci sonunda 14 kişinin idamına, 31 kişinin de ömür boyu hapse mahkum edilmesine karar verdi. Ancak, Cemal Gürsel başkanlığındaki Milli Birlik Komitesi; Celal Bayar, Adnan Menderes, Hasan Polatkan ve Fatin Rüştü Zorlu dışındakilerin idam cezasını affetti. Celal Bayar'ın cezası yaş haddi nedeniyle ömür boyu hapse Geri kalan 418 sanığa ise 6 ay ile 20 yıl arasında değişen hapis cezaları veya beraat kararı verildi.
İmralı Adası'nda son gün
Menderes, hakkında karar, Milli Birlik Komitesince onaylanınca, 17 Eylül 1961'de İmralı Adası'nda idam edildi. 29 yıl sonra ise bir kararla 17 Eylül 1990 yılında naaşları Cumhurbaşkanı ve devlet erkanın katıldığı bir törenle İmralı'dan alınarak, İstanbul'da Adnan Menderes Bulvarı Topkapı çıkışında yapılan Anıt Mezara nakledildi.
Menderes'e yöneltilen suçlamalar
Menderes, 13 ayrı davadan yargılandı ve Bebek Davası dışındaki bütün davalardan suçlu bulundu.
-Örtülü ödenek paralarını zimmetine geçirmekten yargılandı.
-6-7 Eylül Olayları'na önceden haberi olduğu halde müdahale etmemek.
-Kurulan bir örgütü (Vatan Cephesi) başka bir sınıf üzerinde baskı aracı olarak kullanmak.
-Vinileks firmasına Türkiye Vakıflar Bankası'ndan kredi verdirmekle suçlandı.
-İstanbul'da Bulvar ve yol açmak için pek çok vatandaşın evini, parasını geciktirerek ya da hiç ödemeden istimlak etmek.
-Kanuna aykırı olarak üniversite basmak ve halka ateş açtırtmak.
-Bazı muhalefet milletvekillerinin ve muhalefet liderinin seyahat özgürlüğünü kısıtlamak.
-Döviz Yasası'nı ihlal etmek.
-Devlet radyosunu siyasi çıkarları için kullanmak.
-Halkı Demokrat İzmir gazetesinin matbaasını tahrip etmeye teşvik etmek.
-Kırşehir'in haksız olarak ilçe yapılması.
-Yargı bağımsızlığının ihlali.
-1957 seçimlerinin erkene alınarak, kanuna aykırı olarak tarihinin değiştirilmesi.
-Tahkikat Komisyonu'nun kurulup olağanüstü yetkilerle donatılması.
-CHP'nin mallarına "haksız" yere el konulduğu iddiaları.
-Anayasa ihlali.

20 Mayıs 2015 Çarşamba

Tarihi ve Kadim AP (Adalet Partisi) Gençlik Kolları Genel Başkanı Naci AKIN: "DEMOKRASİ'Yİ ARAR HALE GELDİK" (14 Mayıs 2015-Ankara)

AP Gençlik Kolları
Genel Başkanı
Naci AKIN
AKIN: DEMOKRASİ'Yİ ARAR HALE GELDİK
Akın 7 Haziran seçimlerinde roller değişmiş de olsa halkın yeni bir 14 Mayıs zaferi yaşatacağına inandığını belirtti.
Halkın oligarşik dikta yönetimine ve tek parti sultasına son vererek Türkiye’de ilk kez iktidarın kansız, darbesiz, hilesiz ve entrikasız değiştiği gün olduğu kabul edilen ve yıllardır Demokrasi Bayramı olarak kutlanan 14 Mayıs 1950 seçimlerinin yıl dönümü Ankara’da kutlandı.
Demokrat Eğitimciler Sendikası, Kemalist Atılım Birliği ve Kıbrıs Türk Kültür Derneğinin ortaklaşa düzenlediği toplantı Ankara Kıbrıs Evinde gerçekleştirildi. Eski Bakanlardan Esat Kıratlıoğlu, AP Gençlik Kolları Genel Başkanı Naci Akın, Prof Dr. Anıl Çeçen, Kıbrıs Türk Kültür Derneği Başkanı Ali Bulunç’un konuşmaları toplantıya renk kattı.
Prof. Dr. Anıl Çeçen Demokrat Partinin dış politika anlayışıyla, Orta Doğu’da ve bölgede huzur ve barışı tesis ettiğini, ancak Sovyetlerin Irak’ta Saddam darbesini, Suriye’de ise Esat darbesini destekleyerek bu statükoyu değiştirdiğini ifade etti. Buna karşılık A.B.D’nin İsrail’in de çıkarları doğrultusunda Türkiye’nin Irak’a ve Suriye’ye girmesini istediğini söyleyen Çeçen Menderes Hükümetinin onurlu bir duruş sergileyerek milli çıkarlarını koruduğunu belirtti.
Türkiye Irak’a girseydi Sovyetlerin de Kars ve Ardahan’a gireceklerini beyan ettiğini söyleyen Çeçen Menderes’in dik duruşuyla ülkeyi büyük bir felaketten kurtardığını fakat bu duruşunun 27 Mayıs darbesine yol açtığının altını çizdi.
Ali Bulunç ise KKTC’nin varlığını Zorlu ve Menderes’e borçlu olduklarını ifade ederek, Lozan’da terk ettiğimiz Kıbrıs Menderes ve Zorlu'nun olağanüstü diplomatik becerileri sayesinde yeniden Türkiye’nin söz sahibi olduğu topraklar haline getirilmiştir dedi.
Demokrat Parti camiasının duayenlerinden Esat Kıratlıoğlu da henüz lise talebesiyken 14 Mayıs zaferine tanık olduğunu, evdeki coşkuyu tarif etmenin mümkün olmadığını belirterek, DP iktidarının hürriyet içinde kalkınma yolunda büyük işler başardığını dile getirdi.
Son olarak kürsüye gelen Naci Akın, 14 Mayıs’ın sadece siyasal bir hadise olmadığını, bunun sosyolojik bir vaka ve siyasal iletişimin tezahürü olduğunu söyledi ve bu Demokrat Partinin değil halkın zaferidir dedi. Akın konuşmasında, 14 Mayısta halk oligarşik diktaya, tek adama dayalı milli şeflik rejimine, hukuksuzluğa, adaletsizliğe, kayırmacılığa, jandarma ve tahsildar baskılarına dur demiş, tebaa olmaktan kurtulup vatandaş olma yolunda adım atmış, demokrasi, hürriyet, adalet ve eşitlik taleplerini gerçekleştirme yolunda önemli bir merhaleyi aşmıştır dedi.
14 Mayısta Demokrat Partinin sadece rakibi CHP ile değil, devletin gücüyle, Valilerle, Kaymakamlarla, devletin kurumları ve Cumhurbaşkanı, Milli Şef İnönü ile de yarıştığını kaydeden Akın bugün de muhalefet partileri aynı zorluklarla karşı karşıyadır dedi. 14 Mayısın 65. Yılında hala hürriyetlerin yok edilmeye çalışılması, hukukun üstünlüğü ve adil yargılamanın zaafa uğratıldığı, demokrasi, eşitlik ve adalet ilkelerinin aranır hale geldiği
konuşuluyorsa, Cumhur Başkanının anayasanın açık hükmüne rağmen meydan, meydan gezerek seçimlerin sonuçlarına tesir edecek konuşmalar yapıyorsa, bugün 14 Mayıs şartları devam ediyor demektir diye konuşmasını sürdüren Akın 7 Haziran seçimlerinde roller değişmiş de olsa halkın yeni bir 14 Mayıs zaferi yaşatacağına inandığını belirtti.
DP Eski GİK üyesi Mehmet Arif Demirer' de DP’nin ekonomik alandaki hamlelerinden söz etti.
Demokrat Parti Genel Merkezi ve taşra teşkilatlarının bugünün anlam ve önemine yönelik hiçbir etkinlik düzenlememiş olması katılımcılar arsında yadırgandı. Toplantıya katılanlar Türkiye’ye demokrasiyi getirmiş, ülkenin kalkınmasını sağlamış, yaptığı hizmetler ile milletin sevgilisi olmuş 69 yıllık geleneğin basiretsiz ve beceriksiz ellerde yok edilmesinden duydukları üzüntüyü de dile getirmekten geri kalmadılar.

7 Ocak 2015 Çarşamba

07 0CAK 1946’DAN 2015’E, NACİ AKIN & 07 OCAK 2015

07 0CAK 1946’DAN 2015’E
            Bugün 7 Ocak, Türkiye’de bir daha geri dönülemez bir şekilde çok partili siyasi hayata geçişimizin, yani Demokrat Partinin kuruluşunun 69. Yıl dönümü. Acaba bugünkü neslin kaçta kaçı, Demokrat Partinin kuruluş ve var oluş sebeplerini biliyor, anlıyor? Kuruluşunun üzerinden henüz birkaç ay bile geçmeden, büyük halk çoğunluğunun desteğini alan, teveccühünü kazanan, 6 ay sonra girdiği ilk seçimde oyların çoğunluğunu aldığı halde devlet gücüyle kaybettirilen Demokrat Partinin doğuş ve yükseliş sebeplerinin kim ne kadarını biliyor?
            Her yıl 7 Ocakta veya 14 Mayısta düzenlenen toplantılarda Demokrat Partinin, halkın oligarşik dikta yönetimine başkaldırısı olarak doğduğu değerlendirilir. Doğru mudur? Evet, doğrudur ama bu tek cümle, Türkiye’de en büyük değişim ve dönüşüm hareketini başaran, egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğu fikrini kuvveden fiile geçiren, Atatürk’ün “Köylü Milletin Efendisidir” sözünün doğruluğunu ortaya koyan, halkı tebaa olmaktan kurtarıp Türkiye Cumhuriyetinin eşit yurttaşı olmasını sağlayan bu büyük hareketi ifade etmekte yetersiz kalır. Demokrat Partiyi anlatabilmek için ne kadar tarihi, sosyolojik, ekonomik, siyaset bilimi ve iletişim alanlarında bilimsel araştırmalar yapılırsa yapılsın gene de Demokrat Partinin ideolojisini, halkın bu kadar gönlüne girebilecek potansiyeli elde etmesini, ekonomik, sosyal görüşlerini, halka yaklaşımını, tanımlayabilmek mümkün değildir. Onu ancak, 50 öncesinde ve sonrasında yaşayanların, yaşadıklarının, düşündüklerinin ve davranış biçimlerinin ortaya çıkarılması ve analiz edilmesi ile belki biraz daha gerçekçi çıkarımlar yapabiliriz.

Bu tür araştırmalar yapılmamış mıdır? Elbette yapılmıştır, araştırmalar, makaleler, doktora tezleri, doçentlik tezleri yazılmıştır, gazetelerde birçok tefrikalar yer almış, kitaplar yayınlanmıştır. Ancak tüm bunlar tek başına ne Demokrat Partinin felsefesini, idealini ortaya koymaya ne de o günün ve bugünün seçmen davranışlarını, halkın yaklaşım ve düşünce tarzını analiz etmeye yeter. Genel kapsamlı ve makro düzeydeki çalışmalar bir yere kadar siyaset bilimi ve yakın tarih açısından bir anlam ifade edebilir, ancak seçmen davranışlarını analiz edebilmek için yerel araştırmalara, sözlü tarih çalışmalarına, o dönemleri yaşayan halktan alınan tutarlı verilere dayalı bilimsel araştırmalara da ihtiyaç vardır. Bunu yapanlar da olmuştur, örneğin değerli dostum C.B.Ü Demirci Meslek Yüksek Okulu önceki müdürü Doç. Celal Metin’in “Çok Partili Siyasal Hayata Geçiş Döneminde Demirci’de Siyasal Değişim: Bir Sözlü Tarih Çalışması” buna bir örnektir. Bunun gibi belki başka çalışmalar da vardır, ancak bunlar ne kadar topluma yansıyabilmiştir? Siyasetçiler, siyasal analiz yapanlar, araştırmacılar bunlardan ne kadar istifade edebilmiştir? Bunların daha da yaygınlaştırılması, sadece üniversite kütüphanelerinde ve arşivlerinde kalmayarak kamuoyuyla da paylaşılması daha fazla yarar sağlayacaktır.
            Ben isterdim ki, 1946 seçimlerindeki Aslanköy (Mersin) direnişi ile ilgili araştırmalar yapılsın, direnişe katılan kadınlardan hayatta kalanlar varsa onlarla görüşülsün, direnme sebepleri ortaya çıkarılsın.
            Bilmeyenler için kısaca anlatayım: Malum 1946 seçimleri çok partili siyasi hayata geçişimizin ilk seçimleriydi. Demokrat Partinin hızla yükselişe geçtiğini fark eden iktidardaki CHP seçim tarihini öne çekerek Temmuz ayında seçim yapılmasını kararlaştırmıştı. Amaç DP’yi tam olarak örgütlenemeden hazırlıksız yakalamaktı. Buna rağmen DP neredeyse tüm yurtta seçimlere katılmış ve büyük de başarı elde etmişti. Ancak o zamanki seçim sistemi açık oy gizli tasnif öngörüyordu. Yani halk jandarmanın, devlet görevlilerinin gözü önünde açık olarak oy kullanıyor fakat sayım gizli odalarda devlet görevlilerince yapılıyordu. Buna rağmen halk korkmadan DP’ye oyunu vermişti ama gizli yapılan sayımlarda oylar çoğunlukla CHP’ye yazılmıştı. Dürüst görevlilerin olduğu bölgelerde ise DP adayları seçimi kazanmıştı. Aslanköy’de sandıklar kapandıktan sonra jandarma sandıkları alıp sayım için götürmek istiyor ve tartışma çıkıyor, jandarma da birçoklarını gözaltına alıyor. Bunun üzerine toplanan yiğit Aslanköy kadınları büyük bir direniş başlatıyor, sandıkların üzerine oturarak oylarının çalınmasına engel oluyorlar.
            Bana göre sebepleri farklı da olsa Aslanköy direnişini başlatan o yiğit kadınların eylemlerindeki düşünce ile Gezi hareketinin arkasında yatan düşünce aynıdır. Maalesef başlangıçta fevkalade taraftar bulan Gezi hareketi, bazı marjinal gurupların bu masum ve haklı hareketi kendi siyasi çıkarlarıyla vandalizme dönüştürmesi toplumda uyanan olumlu havayı da ortadan kaldırmıştır. Dedesi Yassıada mahkemeleri sonrası haksız yere idam sehpasında can veren, torun Fatin Rüştü Zorlu’nun Gezi hareketinde yer alması da genlerinden gelen haksızlığa, hukuksuzluğa, keyfiliğe, baskıya ve acımasızlığa, başkaldırıdan başka bir şey değildir. Eğer Aslanköy direnişi ya da Demokrat Partinin kuruluş aşamasındaki benzeri, baskı, tehdit ve yıldırma politikalarına karşı girişilen eylem ve direnişler çalışılmış, analiz edilmiş olsaydı belki bundan dersler çıkarmasını bilenler Gezi Hareketinin amacından sapmasına engel olabilecek davranışları gösterebilirlerdi.
            Türkiye ne Cumhuriyetin temel değerlerinden, Atatürk’ün koyduğu çağdaş uygarlık düzeyine ulaşma hedefinden ne de demokrasiden ve İslami değerlerden vaz geçemez. Milleti bir ve bölünmez olarak tutabilmek, ötekisi olmayan bir toplum yaratabilmek tüm yurttaşların hür ve eşit olmasını sağlayabilmek de bu saydığımız değerleri birini diğerinden üstün tutmadan koruyup, kollamak ve uygulayabilmekten geçer. Bir başka deyişle, Devleti milletiyle kavgalı değil, tüm unsurlarıyla, etnik ya da mezhepsel farklılıkları, ayrılık değil zenginlik olarak görerek tüm bireyleri ile barışık, halkının mutluluğu ve refahı için çalışan bir devlet anlayışı gerekmektedir. Demokrat Parti işte bunu başarmıştır. Demokrasi ve hürriyet içinde kalkınmayı sağlamıştır. Bugüne kadar bunu başarabilen iktidarlar da Demokrat Parti ve onun devamı olan partilerin iktidarları olmuştur. 
Düşününüz ki Cumhuriyetimizin kurulduğu 29 Ekim 1923’ten Demokrat Partinin iktidara geldiği 14 Mayıs 1950’ye kadar geçen 27 senelik dönemde Türkiye Cumhuriyeti Devleti sayısız etnik, mezhepsel ve laiklik karşıtı başkaldırı, suikast, isyan ve eylemlere maruz kalmıştır. Ancak, Demokrat Partinin 10 yıllık iktidar döneminde Devlete karşı tek bir silahlı kalkışma olayı yaşanmamıştır. İşte bu Devlet ile milletin barışık olması, devletin tüm yurttaşlara karşı eşit, adil ve hukuka saygılı yaklaşımı sayesinde olmuştur. Demokrat Parti ne din elden gidiyor safsatalarına ne de Cumhuriyet elden gidiyor vehmine kulak asmamış, Cumhuriyetin değerleriyle milletin değerlerini bir arada tutarak halkın barış içinde, hür ve eşit yurttaşlar olarak yaşamasına imkan sağlamıştır.
            Bugün geldiğimiz ortamda ülke, bölünmenin eşiğine gelmiş, insanlar her hadise bahane edilerek kutuplaştırılmış, atılan olumlu veya olumsuz her adımda bir art niyet aranır hale gelmiş, bir taraf siyasal İslamı referans alırken diğer taraf her fırsatta Cumhuriyetin değerleri yok ediliyor vehmine kapılarak toplumu germeye devam etmektedirler. Bu gerginlik toplumda huzursuzluğu had safhaya çıkarmış, bunun arkasına sığınarak politika üretmeye çalışanlar ise her vakayı darbe girişimi diye niteleyerek gerginliği daha da artırmaktadırlar.
            Türkiye böyle bir siyaset anlayışına layık değildir. Peki o zaman nasıl normalleşeceğiz?  Nasıl gerginliği ortadan kaldırarak, demokrasiyi rayına sokup, medeni siyaset anlayışına sahip olacağız? Huzur ve istikrarı sağlayıp, devletle milleti barıştıracağız? Dün bir taraf ötekileştirilirken, diğer tarafın ötekileştirilmesine nasıl mani olacağız? Ben bu soruları soruyorum, elbette bunların cevabı bende vardır. Ancak biraz da sorumluluk sahibi siyasetçilerin, en büyük silahları kutsal oyları olan aziz vatandaşlarımızın daha akılcı, mantıklı, şahsi ikbal ve ihtiraslarından arınarak, bir kez daha düşünüp doğru yolu bulmalarını istiyorum.
            Demokrat Partinin kuruluşunun 69. Yılında; Türkiye’nin halen daha Demokrat Partinin barışçı ve demokrat yaklaşımına ihtiyaç varsa çare de vardır.  Hukukun üstünlüğünün sağlandığı, hür ve bağımsız bir Türkiye,  dileyen herkesin fikirlerini serbestçe söyleyebildiği, özgür bir Türkiye idealimizdir. Ülkenin birlik ve bütünlüğünün korunmasına ve halkının hiçbir ayırım gözetmeksizin hür ve eşit yurttaşlar olarak bir arada ve barış içinde yaşamasına, herkesin inancına, kültürüne, geleneklerine göre hayatını serbestçe sürdürmesine bugün her zamankinden fazla ihtiyacımız vardır. Herkesin serbestçe dilediği işi, ticareti yapmasına ve devletin müteşebbisin önünü açmasına, iş ve yatırım ortamını iyileştirmesine, kalkınan, gelişen, büyüyen, muasır medeniyetler seviyesine ulaşmış bir Türkiye’ye ihtiyacımız varsa çare de vardır…
            Demokrat Partinin Türk siyasi hayatına bir güneş gibi doğuşu, ülkemize çok partili ve çoğulcu demokrasinin gelişinin 69. Yılı kutlu olsun. Allah bir daha bu ülkeye darbeleri, acıları göstermesin. Hür ve bağımsız Büyük Türkiye’ye ulaşmak için fırsat versin. Hepinize mutlu seneler dilerim.

6 Eylül 2014 Cumartesi

6 - (7) EYLÜL OLAYLARI; 59. YIL & MÜFTERİ VE KRİPTOLAR BÖYLE YAZDI!..

6-7 Eylül Olayları Neden Oldu? - 6, 7 Eylül Olayları Nedir?
6 - 7 Eylül 1955'te İstanbul'da yaşayan başta Rumlara olmak üzere azınlıklara yönelik tahrip ve yağma hareketi. 6-7 Eylül Olayları Nedir? 6-7 Eylül Olayları Neden Oldu?
(Son güncelleme: 6 Eylül 2014 12:53, Mynet Haber)
6 - 7 Eylül 1955'te İstanbul'da yaşayan başta Rumlara olmak üzere azınlıklara yönelik tahrip ve yağma hareketi. Ülkedeki toplumsal olarak çeşitli etnik yapıyı belirtmek için yaygın olarak yapılan "mozaik " benzetmesine atıfta bulunarak, 6-7 Eylül Olayları için "mozaik çatladı" açıklaması yapılmıştır.
“6-7 Eylül 1955 Plânlanmış Kıyımı” ve Fotoğraflar:
Olaylar
1955'ten itibaren Demokrat Parti hükümeti gittikçe zorlaşan bir ekonomik durumla karşı karşıya kalmış ve özellikle yüksek enflasyon nedeniyle hayat standardı düşen kesimin güvenini kaybetmiştir; şüpheli metotlarla muhalefeti susturma çabaları ise basının, aydınların ve öğrencilerin de Demokrat Parti'den soğumasına yol açmıştır.[5] Örneğin Alman Dışişleri'nin bir raporuna göre daha olaylardan 15 gün evvel, muhalefeti kontrol amacıyla 7 Eylül 1955 günü İstanbul, Ankara ve İzmir'de sıkıyönetim ilan edilmesine karar verilmiştir.1956 yılında muhalefeti baskı altına almak için Basın ve Toplantı Yasası'na getirilen kısıtlamalar da büyük ölçüde 6-7 Eylül olaylarıyla gerekçelendirilmiştir. Menderes hükümetinin azınlıklara karşı baştaki liberal politikası, gittikçe zorlaşan ekonomik koşullarla değişir ve ilişkiler gerginleşir.
"Atamızın Evi Bomba ile Hasara uğradı" (İstanbul Ekspres)
Kıbrıs Türklerine yapılan baskılar, 1955 yılında Türkiye kamuoyunun gündeminde baş köşeye oturmuştur. O dönem Türkiye'de en çok satan gazete olan Hürriyet'in başlığında İstanbul'daki Rum azınlığın aralarında bağış toplayarak Kıbrıs Rumlarının ENOSİS çetelerine gönderdiğini yazıyordu. Dışişleri yetkilileri Londra'da Kıbrıs temaslarına devam ederken, Atatürk'ün Selanik'teki evinde bir bomba patlamasıyla ilgili haber, önce 6 Eylül 1955 günü saat 13.00 haberlerinde radyoda yayımlandı. (Atatürk'ün Selanik'teki evine bomba attığı iddia edilen Selanik Üniversitesi Siyasal Bilgileri öğrencisi Oktay Engin daha sonra gıyabında mahkûm edilmiştir. Oktay Engin, 22 Şubat 1992 - 18 Eylül 1993 tarihleri arasında Nevşehir Valiliği'ne getirilmiştir.
Bunun üzerine, “Atamızın evi bombalandı” manşetiyle ikinci baskı yapan Mithat Perin'in sahibi, Gökşin Sipahioğlu'nun yazı işleri müdürü olduğu[7] DP yanlısı İstanbul Ekspres gazetesi genelde tirajı 20.000 civarında olduğu halde 6 Eylül'de 290.000 basmış ve o dönemde kurulmuş olan Kıbrıs Türktür Derneği üyelerince bütün İstanbul'da satılmaya ve halkı galeyana getirmek üzere kullanılmaya başlandı.
Aynı baskıda Kıbrıs Türktür Derneği genel sekreteri Kamil Önal Mukaddesata el uzatanlara bunu çok pahalıya ödeteceğiz, ödeteceğimizi alenen söylemekte de bir mahzur görmüyoruz diye yazmıştır.
Kıbrıs Türktür Cemiyeti'nin[5] önayak olması ve diğer gençlik örgütleri, meslek kuruluşları, DP teşkilatı,[5] bazı resmi ve gayriresmî makamların telkin ve teşvikiyle yerel kalabalıklar ve şehre dışarıdan getirilmiş olan kitlelerce 6 Eylül akşamı Cumhuriyet tarihinde görülmemiş bir yağma ve yıkım eylemi gerçekleştirildi.
İlk saldırı saat 19.00 sıralarında Şişli'deki Haylayf Pastanesi'ne yapıldı.[kaynak belirtilmeli] Ardından büyüyen kalabalık Kumkapı, Samatya, Yedikule, Beyoğlu'na geçerek gayrimüslimlerin toplu olarak yaşadığı birçok semtte önce Rumların, ardından da Ermeni, Yahudi ve hatta yanlışlıkla bazı Türklerin dükkânlarına saldırarak yağmaya başladı. İstanbul'daki Rum azınlığın ev, işyeri ve ibadet yerlerine yönelik bu saldırılarda emniyet pasif bir tutum sergiledi. Rum vatandaşların adresleri hakkında önceden bilgi sahibi olan, yirmi-otuz kişilik organize birliklerin kent içindeki ulaşımı özel arabalar, taksi ve kamyonların yanı sıra otobüs, vapur gibi araçlar yardımıyla sağlandı. 7 Eylül sabahına kadar süren saldırılarda aralarında kilise ve havraların da bulunduğu 5.000'den fazla taşınmaz tahrip edildi ve milyonlarca dolarlık mal sokaklara saçılıp, yağmalandı.
İstanbul'un her yerinde yağmalar aynı yöntemle yapıldı. Dükkânlara saldıranlar önce vitrinleri taşlayarak kırdılar ya da demir parmaklıkları kaynak makineleri ve tel makasları yardımıyla açtılar, ardından içerideki alet ve makineleri dışarı çıkararak paramparça ettiler.
Kiliseler ve mezarlıklar da payını aldı: Kiliselerin içindeki kutsal resimler, haçlar, ikonalar ve diğer kutsal eşyalar tahrip edildiği gibi, İstanbul'da bulunan 73 Rum Ortadoks kilisesinin tamamı ateşe verildi.
İzmit ve Adapazarı’ndan gelen yağmacılar geri dönmek üzere Haydarpaşa İstasyonu'na geldiklerinde, üzerlerinde yağmaladıkları mallarla yakalandılar. Bunların büyük bir bölümünün başka şehirlerden getirildiği ortaya çıktı (örneğin Sivas’tan 145, Trabzon’dan 117, Kastamonu’dan 116, Erzincan’dan 111 kişi.)
Hasarlar
Türk basınına göre 11 kişi, bazı Yunan kaynaklarına göre 15 kişi öldürülmüştür. Sabancı Üniversitesi öğretim üyesi Dr. Dilek Güven'in Sabah gazetesine verdiği röportaja göre ölü sayısının az oluşu gruplara "ölü olmasın" emri verilmesi sebebiyledir. Resmî rakamlara göre 30 kişi, gayriresmî rakamlara göre 300 kişi yaralanmıştır. Güven'e göre resmi rakamlara göre altmış olan tecavüze uğrayan ve utanmalarından veya korkmalarından dolayı şikayette bulunamayan kadın sayısının 400’e yakın olduğu tahmin edilmektedir.
4.214 ev, 1.004 işyeri, 73 kilise, bir sinagog, iki manastır, 26 okul ile aralarında fabrika, otel, bar gibi yerlerin bulunduğu 5.317 mekân saldırıya uğramıştır.
Maddi hasarın, o günün değerine göre 150 milyon - 1 milyar Türk Lirası arasında olduğu tahmin edilmektedir.[13] Demokrat Parti hükümeti zarara uğrayıp tescil ettirenlere toplam 60 milyon Türk Lirası cıvarında tazminat ödemiştir.
Zamanın gazetelerine göre "asıl suçlu, Türkleri provoke eden Rumlardır". Halbuki 6-7 Eylül olaylarının sadece Kıbrıs'la ilgili olarak Rumlara yapılmış bir misilleme olmadığının bir göstergesi, tahrip edilen işyerlerinin sadece yüzde 59'u Rumlara aitken, kalan yüzde 17'sinin Ermenilere, yüzde 12'sinin Yahudilere ait olması, hatta dönmelere ve Müslüman olmuş Beyaz Ruslara ait mekânların bile saldırıya uğramasıdır.
Sonrası
Olayların başladığı saatlerde İstanbul'da olan başbakan Adnan Menderes saldırıların kontrol edilememesi üzerine Sapanca'dan çağrıldı ve sıkıyönetim ilan edildi. Olaylarla ilgili olarak önce 3.151 kişi tutuklandı. Sonradan bu sayı 5.104'e yükseldi.
10 Eylül 1955 günü dönemin İçişleri Bakanı Namık Gedik istifa etti. Başlangıçta soruşturmalar Kıbrıs Türktür Cemiyeti ve gençlik örgütleri etrafında yoğunlaşan ve o günlerde ilan edilen sıkıyönetim savcıları tarafından yapılan ilk soruşturma ve yargılamalar, daha sonra DP iktidarının bastırması sonucunda komünistler suçlanmıştır.[5] Aralarında Aziz Nesin, Nihat Sargın, Kemal Tahir, Asım Bezirci, Hasan İzzettin Dinamo ve Hulusi Dosdoğru'nun bulunduğu yaşayan fişlenmiş komünistler ile ölmüş dört komünist hakkında dava açıldı. Tutukluların çoğu Aralık 1955'te serbest bırakılır. Bunun en önemli nedenlerinden biri, muhalefet lideri İsmet İnönü'nün, hükümeti ağır bir dille eleştiren ve gerçek suçluları takip yerine suçsuz vatandaşlara işkenceyle suçlayan konuşmasıdır. Dava beraatle sonuçlandı. Kısa süre sonra Kıbrıs Türktür Cemiyeti de kapatıldı.[7] 1960 darbesinden sonra, bu olaylar Yassıada yargılamalarının gündemine oturdu. 27 Mayıs darbesinden sonra cunta tarafından organize edilen Yassıada Yargılamalarında olayların DP hükümetinin başbakanı Adnan Menderes'in provokasyonu sonucu kontrolden çıktığı iddia edildi ve cunta mahkemesi Demokrat Parti yönetimini 6-7 Eylül olayları nedeniyle de cezalandırıldı.
Dr. Dilek Güven'e göre:
Kıbrıs Türktür Cemiyeti Başkanı Hikmet Bil ve üyeleri cezaevine girdi. Ama "Ya bizi serbest bırakırsınız ya da biz bazı şeyleri ifşa ederiz" deyince serbest bırakıldılar. Olaylar halkın üzerine kaldı. Çünkü mahkemede, "Türk milleti galeyana geldi, olayları gerçekleştirdi" denildi. Kimse ceza almadı. İkinci dava Yassıada'ydı. Menderes ve hükümet üyeleri yargılandı. Bu davada da olaylar sadece hükümet üyeleri üzerine yıkıldı. Menderes, defalarca MAH yani MİT Başkanı'nın mahkemeye çağrılmasını istedi. Ama hep reddedildi. Olaylar aydınlatılmadı.[kaynak belirtilmeli]
Olayların ardından, Türkiye'de yaşayan binlerce Rum Türkiye'den göç etmiştir. Rum nüfusun zamanla azalmasıyla Rumların ekonomideki etkisi zayıflamaya başlamış ve daha önceki azınlıklara yönelik eylemlerde olduğu gibi Türklerin sermayeye hakim olması hızlanmıştır. Birkaç bin Rum ise özellikle Mersin ve Tarsus'a yerleşmişlerdir.[14] Zamanla kalan Rumların da büyük çoğunluğu İstanbul'u terketmiştir. Nüfus mübadelesi sonucunda 1925 yılında yaklaşık 100.000'e düşen İstanbul'daki Rum nüfus, 2006 yılında 2.500 kişiye kadar düşmüştür.
6-7 Eylül 1955 olayları, Rumların büyük göç dalgalarıyla ülkeden ayrılmasına neden oldu. Gayrimüslimlerin büyük bir kısmı için, yaşananlar, Türk vatandaşı olarak kabul görmediklerinin kanıtı olmuştu. Hangi parti iktidarda olursa olsun, gelecekte de ayrımcılıklara maruz kalacakları düşüncesiyle ve kendilerini güvende hissetmedikleri için, özellikle Rumlar yurtdışına göç kararı vermişlerdir. Nesiller boyu bu topraklarda yaşamış olan İstanbul'un gayrimüslim yerlileri, bu gibi davranışlar sonucu evlerini ve anavatanlarını terk etmek durumunda bırakılmışlardır. Ancak hükümetin o dönemde kabul etmediği olaylar 1998 yılı içinde bir meclis önergesi sırasında kabul edildi. Tazminat değeri olan 70.000 Lirayı vermeye hükümet yanaşmadı.
6-7 Eylül olaylarının olduğu sırada Seferberlik Tetkik Kurulu'nda görevli olan, 1988-1990 yılları arasında MGK genel sekreterliği yapan Sabri Yirmibeşoğlu, gazeteci Fatih Güllapoğlu'na verdiği röportajda 6-7 Eylül olayları hakkında şu demeci vermiştir.
"6-7 Eylül de bir Özel Harp işidir. Muhteşem bir örgütlenmeydi. Amacına da ulaştı. ( Bu sözleri Sabri Yirmibeşoğlu 21.09.2010 da bir televizyon kanalındaki röportajında yalanlamıştır)"
http://www.mynet.com/haber/guncel/6-7-eylul-olaylari-neden-oldu-6-7-eylul-olaylari-nedir--1441105-1
***
"6-7 Eylül olaylarını Menderes tertiplemişti!"
Mustafa ARMAĞAN
Tiyatro sanatçısı Atilla Olgaç'ın bir televizyon programında Kıbrıs 'barış harekatı' sırasında biri 19 yaşında sivil esir olmak üzere 10 Rum'u öldürdüğünü söylemesi Yunanistan'ı harekete geçirdi. Haberlere göre Yunanistan, Cenevre Savaş Hukuku Sözleşmesi doğrultusunda soruşturma başlatmış, Türkiye'den tazminat talep edecekmiş.