24 Ağustos 2013 Cumartesi

MİLLİ MİSAK, HÜRRİYET MİSAK'I VE 12 TEMMUZ BEYANNAMESİ

MİLLİ MİSAK, HÜRRİYET MİSAK'I VE 12 TEMMUZ BEYANNAMESİ

I. DP KONGRESI VE MİLLİ MİSAK
7 Ocak 1947 günü başlayarak beş gün süren DP 1. Büyük Kongresi'nin Türk demokrasi tarihindeki yeri büyük olmuştur. Ayrıca Partinin bütün hayatında etkisi görülecek olaylara da sahne olmuştur.
Bu kongre, DP içindeki "müfrit-mutedil" ayrımını biraz daha belirginleştirdiği gibi, 27 Mayıs 1960 darbesine kadar etkisi sürüp giden parti içi kavgaların başlangıç kaynağı olduğu söylenebilir.
Kongrede, delegeler adeta bir ihtilal havası estirecek kadar coşkuluydular. Bayar'ın anlattığı kadarıyla, içinde Kenan Öner, Samet Ağaoğlu, Osman Bölükbaşı, Dr. Mükerrem Sarol ve Osman Sarol'un bulunduğu bir grup, parti milletvekillerinin Meclis 'ten çekilmelerini istiyor, iktidarı, milletle karşı karşıya getirmekte çıkar yol görüyordu.
Buna karşılık veren bir itidal grubunun da olduğunu belirten Bayar, Adnan Menderes, Refik Şevket İnce, Ekrem Hayri Üstündağ, Hulusi Köymen'in sözcülüğünü yaptığı ve zaman zaman Fevzi Lütfi Karaosmanoğlu ve Refik Koraltan tarafından desteklenen bu grubun, Kongre'de, ilerde DP'nin "müfrit - muhafazakâr" kanadında yer alacak bazı şahsiyetler, çok sert konuşmaları ile dikkatleri üzerine çekmiştir.
Bursa delegesi Fuat Ama, "istibdat devrinde millet padişaha karşı, 'senden büyük Allah var' derdi. Bugün de biz iktidar sevdalılarına, senden büyük millet var diyoruz" diye konuşurken, General Sadık Aldoğan da, "Yapılacak iş, Anayasayı tadil etmek değil, Anayasaya aykırı kanunlar yapan Cumhuriyet Halk Partisi 'ni yaptığı kanunlarla beraber süpürüp atmaktır...
Kongrede, özellikle Bölükbaşı büyük tesir bırakmıştır. Bölükbaşı' nın konuşmasında geçtiği öne sürülen ve pek çok kaynakta zikredilen, "Bu memleket 23 senedir kızıl bir sultan idaresinde sevk ve idare olundu" gibi bir ifadeyi, Bölükbaşı, daha sonra tekzip etmiş ve nutkunda kızıl sultanlar tabirini kullanmadığını, sadece tek parti zihniyetini ortaya koyacak şekilde, Abdülhamit'ten bahisle, "Taçsız-tahtsız sultan istemiyoruz. 23 senelik idarenin adı ile tadı bir olmamıştır" şeklinde bir ifade kullandığını belirtmiştir.
Yine, Kongre başkanı kim olacak, Genel İdare Kurulu (GİK) kaç üyeden oluşacak ve kimler olacak konularında, DP Kuruculan ile "müfritler" arasında sert tartışmalar yaşanmıştır. Kurucular Fevzi Lütfi Karaosmanoğlu'nun Kongre başkanı olmasını isterlerken, "müfritler" Kenan Öner'i istiyorlardı. Yine Köprülü ve Menderes, GİK üye sayısının 9 olmasını ve kendi otoritelerini sarsacak kişilerden oluşmamasını isterlerken, Öner, Bölükbaşı, Emin Sazak, Ağaoğlu gibi şahsiyetler, daha demokratik olur gerekçesiyle GİK üye sayısının 15 olmasını arzu ediyorlardı (Ağaoğlu, 1992: 44-45).
Sonuçta Kongre başkanlık seçimini Öner kazandı. Öner, seçimlerden sonra parti Kurucularına ve en çok da Fuat Köprülü'ye karşı çıkmıştı. Demokrat Parti milletvekillerinin Meclise katılmadan "sine-i millete" dönmesini isteyenlerin başında geliyordu. O ve onun gibi düşünenlere göre, Meclise girmek Halk Partisi iktidarını ve iktidarın devlet yönetimindeki "totaliter" görüşlerini, hele seçimlerdeki baskı ve hilelerini en azından affetmek olacaktı (Ağaoğlu, 1992: 416).
Menderes ve Köprülü yeni isim olarak Kütahya mebusu Ahmet Tahtakılıç ile Fevzi Lütfü Karaosmanoğlu'nun GİK'e girmesini istiyorlardı. Fakat genç kuşaklardan başkalarının ve bu arada Samet Ağaoğlu ile Bölükbaşı 'nın seçilmesini benimsemiyorlardı. Özellikle Orta Anadolu, Karadeniz, Orta Batı ve Doğu illerinden gelen delegelerin pek çoğunun, Parti müfettişieri olarak Bölükbaşı - Ağaoğlu ikilisine gösterdikleri sevgi karşısında, Menderes ve Köprülü rahatsız olmuşlardır. Çünkü onlar, bu iki aktif, hırslı ve muhalif tabiatlı gençlerin GİK'e girerek, kendilerinin nüfuzlarını sarsmalarını istemiyorlardı (Ağaoğlu, 1992: 46). Onların seçilmesi demek, Kurucuların parti üzerindeki inhisarının zayıflaması demekti. Her ikisi de DP müfettişi olarak Anadolu'yu karış karış gezmişler ve pek çok il, ilçe ve belde teşkilatlarını kurmuşlardı.
Gizli oyla yapılan seçimde, genç kuşaklardan Ahmet Tahtakılıç, Ahmet Oğuz, Hasan Dinçer ile Samet Ağaoğlu GİK'e girmişlerdir. Ağaoğlu'nun anlattıklarına bakılırsa Bölükbaşı kulis aralarında, delegelere kendisini, "Ne de olsa hamurları tek parti devrinin teknesinde yoğrulmuş Kuruculara karşı Genel idare Kurulu 'nda demokrat düşüncenin bir garantisi olmak" vaadi ile takdim etmiş, nefes nefese konuşması ile delegeden delegeye koşmuş, ancak isteğine kavuşamamıştır (Ağaoğlu, 1992: 58-59).
DP'nin Birinci Kongresi'nde yaşandığı ileri sürülen bir başka gelişme de, parti içinde bir grubun, Mareşal Çakmak'ı Bayar yerine DP'nin liderliğine geçirmek yönünde bir girişimidir. Bunlar DP İzmir il haysiyet divanı üyelerinden Dr. Mustafa Ali Kentli önderliğinde (ileride görüleceği üzere, Mustafa Kentli DP içinde kuruculara karşı ilk muhalefeti başlatan ve daha sonra partiden ihraç edilen ilk "müfrit"tir), emekli general Rasim Aktuğ ve arkadaşlarıdır (Ant, 12.2.1947). Onların nazarında Bayar' ın günahı, 1946 seçimlerinin sonucunu fiilen ve hukuken kabul etmek, CHP' ye ve bilhassa İnönü'nün muhataplığına rıza göstermekti. Gerçekten de Mareşalcilerden İzmirli Dr. Mustafa Kentli, DP'nin il haysiyet divanı üyeliğinden 1947 içinde istifasını verirken o günler hakkında bir ifşaatta bulunmuştur. Kentli, kongre esnasında başkan Kenan Öner'in bir emrivaki yaparak Mareşal'i DP lideri seçtirmek istediğini belirtmiştir.
Nihayetinde DP Birinci Büyük Kongresi, Anayasaya aykırı kanunların tasfiyesi, Seçim Kanunu'nun güvenceli hale getirilmesi, devlet başkanlığı ile parti başkanlığının ayrılmasını isteyen Hürriyet Misakı'nı ilan etmiş ve bunlar yerine getirilmediği müddetçe, Meclis'ten çekilip "sine-i millet"e dönme yetkisi verilmesi kararının Kurucuların hakim olduğu GİK' e verilmesini karara bağlamıştır. Başlarında Öner'in bulunduğu bir hizip (müfritler) şiddetli hareket edilmesini ve DP mebuslarının istifalarını vererek sine-i millete dönülmesini ve CHP iktidarının gayr-ı meşru olduğunun ilan edilmesini istiyordu. Samet Ağaoğlu, Bölükbaşı, Mükerrem Sarol, Osman Kapani ve İsmet Bozdağ bu düşüncede olanlardandı.
Bunlara ilaveten kongrede delegelerin pek çoğu, büyük kongreye ait olan Meclis'ten çekilme yetkisinin, Kurucuların hakim olduğu GİK'e verilmesi taraftarı olmamasına rağmen, Kurucular bu konuda ağırlıklannı koyarak istedikleri kararı çıkartmışlardır (Goloğlu, 1982: 155).
***
II. DP KONGRESI VE HÜRRİYET MİSAK-I / MİLLİ AND
BÜYÜK KONGREDE KABUL EDİLEN “HÜRRİYET MİSAK”I,
(CHP söylemlerinde “Milli Husumet Andı” olarak iddia ve ifade olunur )
“ – Seçim kanununun ve seçimlerle alakalı hükümlerin vaz’ından maksat millet iradesinin serbest tecellisini teminden ibarettir. Mevzuu kanunlara ve müesses nizama aykırı hareket, kuvvet darbesi, millet ve vatandaş haklarının ihlali neticesine varacağından, buna meydan verilmemek üzere;, Memleket için büyük zarar ve tehlikeleri mucip olacak bu hale müsaade edilmemesi, bu mevzuda haklarına tecavüz olunan bütün vatandaşların meşru müdafaa halinde kalmaları, haklarını Anayasa ve Türk Ceza Kanununun müeyyidelerine dayanarak hareket etmeleri kaçınılmaz bir zaruret olacaktır. Bu hususların rey sahibi bütün partilere ve Türk umumi efkârına bildirilmesi, ayrıca Hükümetin ve vazifelilerin keyfiyetten haberdar edilmelerinin temini zaruri görülmüştür.
Ancak, tek parti zihniyetini ve Halk Partisi iktidarını, kanunların ihlali pahasına da olsa devamını kararlaştırmış olanlar, kongremizin bu kararı almış olmasını halkı ihtilale teşvik mahiyetinde tefsir etmeye kalkışabilirler. Hal buki ihtilal mevcut ve müesses içtimai ve siyasi nizamın cebren değiştirilmesine matuf bir hareket olup, yukarıda tavsif edilen hareketler ihtilal tabirinin tamamıyla şümulü dışında meşru hakların ve meşruiyetin müdafaası mahiyetindedir. Bu itibarla vatandaş siyasi hak ve hürriyetlerinin kullanılmasına ve milli hâkimiyet ve hürriyet esaslarının tahakkukuna herhangi bir surette engel olacak kanun dışı hareketlerden tevakki olunması lüzumunu memleketin en yüksek menfaatleri hesabına belirtmek isteriz.
Aksi yolda harekete teşebbüs edenlerin ise, milli vicdanın ifadesi olan millet husumetine maruz kalmak gibi “ ağır ve tarihi “ bir mesuliyete mahkûm olacakları muhakkaktır.”
... ( Halk Partisi / CHP tarafından bu karar “ Milli Husumet Andı “ olarak algılanmış ve tahrik unsuru olarak kullanılmıştır. ) Oysa “Hürriyet Misakı”, Misak-ı Millinin tamamlayıcı ve bütünleyici, vazgeçilmez bir unsuru olup; 1938-1950 arası Halk Partisi ve hükümetleri tarafından ısrarla takip olunan ve yer-yer şiddet ve husumetle uygulanan despotizm ve demokrasi karşıtı diktayı hedef alan bir duruştur. 
***
MİLLİ MİSAK VE HÜRRİYET MİSAK'I HAKKINDA
(yorum, eleştiri ve katkılar)
10 Ocak 1947: Demokrat Parti 1. Kongresi’nde “Hürrüyet Misakı” kabul edildi…
Marksist.org // Pazar, 09 Ocak 2011 23:20
Demokrat Parti 1. Kongresi'nde "Hürriyet Misakı" kabul edildi. Raporda Anayasa'ya aykırı yasaların kaldırılması, Anayasa'nın tam olarak uygulanması, yeni seçim yasası hazırlanması ve cumhurbaşkanlığı ile parti genel başkanlığının birbirinden ayrılması isteniyordu. Bu karar 7 ay sonra kısmen etkisini göstererek, İnönü'nün verdiği bir demeçle partiler arasında tarafsız kalacağı ve DP'nin güvence altında muhalefet yapabileceği sözünü vermesine yol açtı.
Savaş yılları ve emekçi halk üzerinde sömürü ve baskı
İkinci Dünya Savaşı'nın sona ermesi ve faşizmin yenilmesi Batı Avrupa'daki tek şef, tek parti rejimlerinin de büyük ölçüde sonunu getirmişti (İspanya ve Portekiz hariç). Diğer yandan Türkiye'nin Stalinist Sovyetler Birliği'yle olan ilişkilerinin bozulması ülkenin Batı'ya yanaşmasına neden olmuştu. Bu nedenle Batı ülkelerine hoş görünmek amacıyla göstermelik de olsa çok partili döneme geçilmesi ihtiyacı doğmuştu. Bunun yanı sıra Türkiye'nin iç politikasında egemen sınıflar arası görüş ayrılığı su yüzüne çıkmıştı. İşte bütün bu iç ve dış faktörler Demokrat Parti'nin kuruluş sürecine ortam hazırladı.
Türkiye 2.Dünya Savaşı'na doğrudan katılmamış olsa da Hükümetin uyguladığı savaş ekonomisi geniş emekçi kitleleri iyice yoksullaştırmıştı. Öte yandan siyasi baskı iyice artmış, Grev yapma, sendika kurma, basın özgürlüğü gibi en temel haklar hatta burjuva muhalefet bile yasaklanmıştı. Bunların yanı sıra Varlık Vergisi, Milli Koruma Kanunu gibi uygulamalarla Türk-Müslüman ticaret ve sanayi burjuvazisine mülk ve servet aktarımı da hızlanmış ve ayrıca Savaş esnasında yürürlüğe giren Toprak Mahsulleri Vergisi de yoksul köylüler üzerindeki yükü de arttırmıştı.
1945 yılında değişen dünya konjonktürü Türkiye'de sınırlı da olsa muhalefetin canlanmasını sağlamıştı. Bunun da ötesinde egemen sınıflar arasında bölünme de kaçınılmaz hale gelmişti. Bu bölünmeyi hızlandıran olay ise 1945 yılında mayıs ayında Meclis'te görüşülmekte olan "Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu" olur. Bu kanun yoksul köylülerin bir bölümüne sınırlı da olsa toprak dağıtımını öngörüyordu. Ancak sanılanın aksine bu kanun köklü bir toprak reformu öngörmüyordu. Buna karşın Kanun, Parti içersindeki toprak sahibi kesimin tepkisine neden oldu. Aynı yıl içersinde, Kanuna muhalefet etmiş isimler olan "Adnan Menderes, Fuat Köprülü, Refik Koraltan ve Celal Bayar" "Dörtlü Takrir" adlı belgeyi yayımladılar.
Bu belgede, ana hatlarıyla, anti-demokratik uygulamaların yürürlükten kaldırılması isteniyordu. CHP yönetimi bu belgeye sert bir yanıt verdi. Demokrasi taleplerinin dile getirilmeye başlanması, ideolojik ve sınıfsal açıdan aralarında önemli görüş ayrılıkları olmasına karşın farklı muhalif grupları tek parti diktatörlüğüne karşı bir araya getirdi. Örneğin Zekeriya ve Sabiha Sertel çiftinin çıkardığı "Tan" gazetesi CHP içersindeki muhalif grupların yazılarını kendi gazetelerinde yayımlamalarına izin verdiler. Liberal basının bir bölümü de sütunlarını muhalif gruba açtı.
Dörtlü grubun gazete ve dergilerde muhalefetlerini sürdürmeleri, partiden ihraç edilmeleri ve istifalarla sonuçlandı. Sonbahar aylarına gelindiğinde artık yeni bir parti kuracağı kulislerde konuşulmaya başlandı. Nihayet 7 Ocak 1946 günü Celal Bayar liderliğinde Demokrat Parti kuruldu. Burada hatırlatmak gerekir ki, 1930 sonrası ilk kurulan muhalefet partisi, demiryolu yapımıyla zenginleşen dönemin ünlü sermayedarlarından Nuri Demirağ'ın kurduğu Milli Kalkınma Partisi'ydi fakat bu parti hiçbir varlık gösteremeyecekti.
Solu olmayan demokrasi
Demokrat Parti'nin kurulması resmi tarih kitaplarında cumhuriyet döneminde "demokrasiye geçiş" olarak anlatılır. Oysa bu durum tam olarak gerçeği yansıtmamaktadır. Aslında CHP açısından DP'nin kurulması önceleri bir muvazaa olarak algılanmış yani tıpkı Serbest Fırka gibi güdümlü bir muhalefet olarak düşünülmüştü. Bazı anı kitaplarında da anlatıldığı gibi DP kurulmadan önce Celal Bayar birkaç kere Çankaya Köşkü'ne çıkarak dönemin Cumhurbaşkanı ve Milli Şefi İsmet İnönü ile görüşmeler yapmış ve bu ziyaretler gizli tutulmuştur.
Celal Bayar bu görüşmeler esnasında İsmet İnönü'ye, kurulacak partinin CHP'nin genel politikalarından sapmayacağı konusunda güvence verir. İsmet İnönü'nün Celal Bayar'dan bir isteği de özellikle Kürt hareketinin gelişmemesi için partinin Kürt illerinde örgütlenmemesini olur. Nitekim CHP de o sıralarda o bölgede parti faaliyeti yürütmemekte ve üstelik merkezden atanan bölge illerinin milletvekillerinin bir kısmı seçildiği ili hayatında hiç görmemişti.
Yeni dönemde ayrıca sol partilere izin verilmez 1946 yılında kurulan iki sol parti hemen kapatılır. 1945 yılında Tan gazetesine yönelik baskın, 1947 yılında Dil Tarih'teki solcu öğretim üyelerinin tasfiyesi gibi olaylarda görüldüğü gibi "Soğuk Savaş" koşullarında sol üzerinde baskılar artar.
Bu koşullarda DP hareketi önceleri muvazaa olarak algılansa da, durum bunun da ötesine geçecek ve solun ve farklı alternatiflerin olmadığı bir ortamda geniş halk kitleleri DP'ye büyük teveccüh göstereceklerdi.
*
18 Ekim 2012 Perşembe  00:02 - Aziz ÜSTEL, Star Gazete
Modernleşme tarihinde 1950 seçimlerine uzanan yol
Demokrat Parti ilk katıldığı 1946 seçimlerinde “iktidarın seçim pusulalarında hile yaptığını” ilan edip Recep Peker hükümetini yerden yere vuruyordu ve 1947’de yaptığı ilk kongresinde Hürriyet Misakı’nı kabul etti; bu, misak-ı millinin kasıtlı bir taklidiydi. DP, Hürriyet Misakına dayanarak, hükümetin demokrasiyle bağdaşmayan kimi yasaları geri çekmemesi durumunda meclise girmeyeceğini ilan etti. İsmet İnönü bu tehdidin önemini o saat kavradı. Çünkü oy pusulalarında yapılan hileler yüzünden Peker hükümeti hem içte hem de dış dünyada “meşruiyeti kuşkulu” ilan edilmişti ki bu görüş, ABD katında da onaylanmıştı. Amerikan yardımının çok önemli olduğu bir dönemde İnönü hemen Peker’in istifasını istedi, yerine San Francisco Konferansı’nda Türk heyetine başkanlık eden Hasan Saka’yı getirdi. Ve CHP hemen “değişim siyasetine” soyundu. Kasım 1947 kurultayında ilk kez serbest girişimi savundu, Çiftçiyi Topraklandırma Yasası’nın 17. maddesini geri çekeceğini açıkladı. Ardından dini siyasete alet ettiğini öne sürdüğü DP’yi alt etmek amacıyla okullarda din eğitimine izin verme kararı aldı. İsmet İnönü’nün yenilikçilere destek vermesine rağmen parti parçalanmadı; bu da CHP’nin içindeki disiplinin göstergesiydi. CHP’nin bu uzlaşmacı tutumu DP’de derin sorunlara yol açtı. Çünkü DP’lileri bir arada tutan şey, tutarlı bir siyasi program değil, CHP’ye karşı yürüttükleri ortak muhalefetti.
**
Ne kadar ilginç değil mi; günümüzdeyse roller değişti. Yani CHP aynı DP’nin durumunda. CHP’yi bu gün bir arada tutan tutarlı bir siyasi program falan değil AK Parti’nin yaptığı her şeye karşı çıkmaya dayalı bir siyaset anlayışı! Neyse.
Demokrat Parti önderlerini fazla ılımlı bulan kimi milletvekilleri 1944’te İnönü’nün Genelkurmay Başkanlığı’ndan azlettiği Fevzi Çakmak’ın önderliğinde Millet Partisi’ni kurdu ve DP’nin meclis gurubu 1949’da yarı yarıya azaldı. Ama DP, böylece daha tutarlı bir partiye dönüştü; safra atmış oldu. İnönü Millet Partisi’nin DP oylarını böleceği inancından yola çıkarak, daha önceleri “İslamcı eğilimleri” nedeniyle dışladığı Şemseddin Günaltay’ı başbakanlığa getirdi. Bugün de CHP aynı siyaseti gündeme getiriyor; program yerine dindar kesime rampalamanın yol ve yöntemini arıyor. Değişimden anladıkları bu olsa gerek; geçmişte yolculuk! Halbuki evrilmeyi başarsa parti safra atıp ciddi, tutarlı bir yapıya kavuşacak! Neyse.
Seçim yasası muhalefetin dayatması sonucunda değiştirildi; Şubat 1950’de seçimlerin 14 Mayıs’ta yapılması kararlaştırıldı. Sonuçsa CHP için tam bir hüsrandı; DP oyların yüzde 53.4’ünü alırken CHP yüzde 39.8’de kaldı. CHP seçim sonuçlarını itirazsız kabul etti, hatta İnönü, kimidurumdan vazife çıkarmaya meraklı askerlerin darbe yapmasını engelledi. Türkiye demokrasiyi benimsemişti; iktidar halkın oylarıyla el değiştirmişti. Bu demokrasiyi sindirme süreci on yıl devam etti. Derken, 27 Mayıs’ta diktacılık, vesayet tutkusu ve elitizm yeniden hortladı.
***
Hürriyet misakı, Demokrat parti 'nin kuruluşunun ilk yıldönümünde toplanan (7 ocak 1947) büyük kurultay sonunda yayımlanan bildirge. Özgürlüklere yönelik soyut bir özlemler paketi niteliğindeki bu bildirge, iktidar yanlısı basında ve hükümette büyük tepkilere yol açtı. iktidar -muhalefet ilişkilerinin sertleşmesi üzerine, cumhurbaşkanı i. inönü ile DP genel başkanı C. Bayar arasında başlatılan görüşmeler, inönü tarafından yayımlanan 12 temmuz beyannamesi ile yeni ve olumlu bir yörüngeye girdi. 
NÜVE FORUM

12 Temmuz Beyannamesi

Tarihten olaylar - 01:54, 12 Temmuz 2013 Cuma
Demokrasiye doğru bir adım: 12 Temmuz Beyannamesi

Demokrasiye doğru bir adım: 
12 Temmuz Beyannamesi
İnönü, “meşru ve kanuni siyasi partilere karşı tarafsız ve eşit muamele mecburiyeti, siyasi hayat emniyetinin temel şartıdır” diyerek Peker hükümetinin muhalefet partilerine karşı tarafsız ve eşit yaklaşmadığını açıktan ifade ediyordu.

Ömer Aymalı- Dünya Bülteni / Tarih Dosyası
1945 yılı Türkiye’nin siyasi hayatında yeni bir dönemin kapısını açtı.  II.Dünya savaşı sonrasında demokratik değerlerin kutsanmaya başladığı günlerde Türkiye de rejimini serbestleştirme yoluna girecekti.  Uzun yıllar sonra ilk kez iktidar partisinin karşısında bir muhalefet partisinin kurulmasına izin verildi. Cumhuriyet Halk Partisinden ayrılan bazı milletvekilleri Demokrat Partiyi kurarak siyasal alanda muhalefete başladılar. İktidar ve muhalefet partisi arasındaki mücadele çoğu zaman gerginliklere sahne oldu.
Bu gerginliklerden biri 1946 seçimlerinin ardından yaşandı.  Türkiye’nin ilk çok partili genel seçimi olan 1946 yılı seçimlerinden sonra Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, Recep Peker’i başbakanlığa atadı. Demokratikleşme yoluna girmiş Türkiye’de, tek partili rejimle özdeşleşmiş bir kişiliğin başbakanlığa getirilmesi muhalefet partisinde büyük bir hayal kırıklığına sebep oldu. Peker kabinesinin göreve başlaması ile iktidar ile muhalefet arasındaki gerginlik günden güne arttı. 
Peker muhalefete oldukça sertti. 1947 bütçe görüşmelerinde hükümeti eleştiren Demokrat Parti liderlerinden Menderes’e “maraz bir psikopat ruhun ifadesi”  şeklinde karşılık verecekti. Bu ifadeler muhalefetin meclis oturumlarını uzunca bir süre protesto etmesine sebep olurken iktidar muhalefet ilişkisini daha da gerginleştirdi.
          Recep Peker                          İsmet İnönü                        Celal Bayar
İktidar ile muhalefet arasındaki ilişki gitgide bozulurken 7 Ocak 1947 tarihinde Demokrat Parti kurultayı toplandı. Bu kurultayda Hürriyet Misakı adı verilen bir rapor kabul edildi. Kurultayda kabul edilen raporda Anayasaya aykırı anti demokratik yasaların kaldırılması, yargı bağımsızlığı, seçim sisteminin yeniden düzenlenmesi, hükümetin ve idarenin tarafsızlığının sağlanması, parti başkanlığı ile cumhurbaşkanlığının birbirinden ayrılması gerektiği açıklanıyordu. Demokratik bir yönetim için gerçekleşmesi gereken bu isteklerin karşılanmaması halinde ise sine-i millete dönüleceği ifade ediliyordu.
Demokrat Partinin aldığı bu karar CHP ile DP arasındaki ilişkileri daha da gerginleştirdi. Nisan ayında yapılacak İstanbul ara seçimlerine Demokrat Parti girip girmemeyi tartışırken Recep Peker 1 Nisan da seçime katılmak istemeyen DP’ye “ istiklal mahkemeleri kanunun hala meri (yürürlükte)  olduğunu hatırlatıyordu. Bu gelişme Demokrat Parti ile CHP arasındaki ilişkileri tam anlamıyla kopardı. Demokrat Parti İstanbul’daki ara seçimlere katılmadı. İktidar ile muhalefet arasında gerginliğin sürekli bir şekilde artması üzerine Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, Başbakan Recep Peker ve Demokrat Parti lideri Celal Bayar ile haziran ayının ilk haftasından itibaren bir dizi görüşme yaptı. İnönü Recep Peker’den çok partili sistemin sağlam temellere oturtulmasını sağlayacak düzenlemeler yapmasını talep etti. Ancak Peker bu isteklere karşı çıktı. Bu gelişme üzerine 12 Temmuzda cumhurbaşkanı İnönü tarafından bir beyanname yayınlandı.
'12 Temmuz Beyannamesi’ adıyla ünlenen bildiri, 11 Temmuz günü radyoya ve Ajans’a verildi, 12 Temmuz günü ise gazetelerde yayımlandı. İnönü beyannamede, iktidar ve muhalefetin iddialarını dinlediğini, kendisinin her iki partiye de eşit mesafede olarak her iki tarafın da haklılık paylarının olduğunu ifade ediyordu. Bununla beraber  “meşru ve kanuni siyasi partilere karşı tarafsız ve eşit muamele mecburiyeti, siyasi hayat emniyetinin temel şartıdır” diyerek Peker hükümetinin muhalefet partilerine karşı tarafsız ve eşit yaklaşmadığını açıktan ifade ediyordu.  İnönü, “Muhalefet, teminat içinde yaşayacak ve iktidarın kendisini ezmek niyetinde olmadığından müsterih olacaktır.  İktidar, muhalefetin kanun haklarından başka bir şey düşünmediğinden emin bulunacaktır”  ifadeleriyle iktidar ve muhalefetin ülke demokrasisine katkı sağlamak için beraber çalışması gerektiğini belirtiyordu.
Bu beyanname ile İnönü Türkiye’nin yönünün çok partili demokrasi olduğunu tek partili düzene bir daha dönüş olmayacağını açıkça ilan etmiş oldu. Yaşanan bu gelişmelerin ardından Başbakan Recep Peker Ağustos ayının sonunda istifa etmek zorunda kaldı.
12 Temmuz Beyannamesi
Hükümet Reisi ile ve Muhalefet Lideri ile son günlerde memleketin iç durumu üzerindeki konuşmalarımı ve bu hususta kanaatlerimi ve fikirlerimi söylemek zamanı gelmiştir.
7 Haziran tarihinde görüşmek üzere çağırdığım Bay Celal Bayar bana Demokrat Partinin, idare mekanizmasının baskısı altında bulunduğunu beyan ve şikayet etti. Haberdar ettiğim Başbakan, aynı mevzuları daha evvel aralarında görüştüklerini hikaye ederek, böyle bir baskının olmadığını, idare mekanizmasının memleketin huzurunu bozacak mahiyetteki tahriklere karşı çok güç durumda kaldığını beyan eyledi. Bundan sonra, iki tarafı bir arada dinlemek için, 14 Haziran tarihli buluşmayı tanzim ettim. Başbakan ve Yardımcısı Devlet Bakanı ile Demokrat Parti Genel Başkanı hazır bulundular. İki taraf arasıda karşılıklı tartışma içinde iki buçuk saat devam eden bu konuşma, başladığı noktada bitti. Demokrat Parti Başkanı, partisinin baskı altında bulunduğu noktasında ısrar ve partisinin kanun dışı maksatlar ve ihtilal usulleri takip ettiğine dair ithamları reddetti. Hükümet Reisi, idare mekanizmasının baskı yaptığı iddiasını kabul edemeyeceğini ve şikayet vesikalarını tetkik ve takibe hazır olduğunu tekrar söyledi ve Muhalif Partinin çalışma usullerini düzeltmesi lazım olduğu iddiasında kaldı.
17 Haziran tarihinde Bay Bayar’ı tekrar kabul ettim. Bana, vaziyeti arkadaşlarıyla görüştüğünü, benim durumuma karşı teşekkürle mütehassıs olduklarını söyledikten sonra, baskı vardır kanaatinde olduklarını ifade eyledi. Bunun üzerine; iki defa görüştüğüm Başbakan, iktidar partisiyle muhalefet partisinin Büyük Meclisteki münasebetleri ve karşılıklı çalışmaları yolunda hayırlı terakkiler olduğunu takdirle söyledikten sonra, biz de kendimize düşen vazifeleri sadakatle ifa edeceğiz, size söz veriyorum dedi ve iki ay sonra Büyük Meclis toplanıncaya kadar partilerin münasebetlerinde itimadı artıran terakkiler olacağına ümidinin kuvvetli olduğunu ilave eyledi.
Bu beyanatı Bay Bayar’a 21 Haziran tarihinde naklettim. Bay Bayar, bu konuda fiili neticeye intizar edilmesi lazım geleceğini bildirdi. Bundan sonraki tartışmalar Muhalefet Liderinin Sivas nutkunda ve Hükümet Reisinin 2 Temmuz tarihli beyanatında ve ondan sonraki karşılıklı cevaplarda görülmüştür. Vaziyet hulasa olunursa, iki taraf şikayetlerinde ve savunmalarında ısrar etmiş ve şiddetli tartışmalar esnasında karşılıklı iyi niyetlerin ifadesi olan bazı tatmin edici parçalar hatırlarda kalmıştır. Siyasi havayı yumuşatan bir iyilik olmak üzere, dertleri bilenlerin, kendiliklerinden, karşı tarafı teskin edici tedbirler alacakları ümidi uyanmıştır. Bunun dışında olarak, durum, Muhalefet Partisi Liderinin “fiili bir netice beklemek” şeklinde ifade ettiği hükümde görülür. Yani, bir başka türlü söylenirse, vaziyet karşılıklı iddialar bakımından düğüm halini muhafaza etmiştir.
Şimdi ben, bu düğümü çözmeğe çalışacağım. İki tarafın şikayet ve müdafaalarının delillerini tafsil etmekte fayda görmüyorum. Zaten bunlar umumi efkarca da kafi derecede bilinmektedir. Gördüm ki, taraflardan hangisinin haksız, yahut hangisinin daha evvel karşısını kırmağa başlamış olduğunu aramakta da fayda yoktur. Ben, idare mekanizmasının baskı yaptığını Hükumet Başkanının kabul etmemesini, öyle bir hareketi tasvip etmeyeceğini katiyetle beyan eylemesini, bir teminat ifadesi olarak aldım ve bunu Bay Bayar’a söyledim. Ben, Muhalefet Liderinin kanundışı maksatlar ve metotlar isnadını reddetmesini, muhalif parti çalışması için şart olan kanun içinde kalmak esasının göz önünde tutulduğuna ve tutulacağına dair tatmin edici bir teminat olarak kabul ettim ve Başbakana bunu söyledim. Her iki tarafla uzun konuşmalardan çıkardığım bu neticelere inanmak istiyorum ve inanıyorum. Bizi bu inanışa getiren bu durumu, memlekette siyasi partilerin çalışıp gelişebileceğine kati ümit veren en mühim merhale sayıyorum. Şimdiye kadar, memlekette geçen iktidar ve muhalefet tecrübesinin muvaffak olmamasını, bir seneden beri geçirdiğimiz tecrübelere, onların dayanamamış ve bu günkü siyasi durumu elde edememiş olmalarında görüyorum. Benim kanaatimce, bir buçuk seneden beri geçirdiğimiz tecrübeler ağır ve bazen ümit kırıcı olmuştur; amma, gelecek için her türlü ümitleri haklı çıkaracak bir muvaffakiyet temin edilmiştir. Bu durumu muhafaza etmek ve onun gelişmesini sağlamak, iktidar ve muhalefet partilerinin vazifeleri olmak lazımdır. Gelecek için tedbirler, benim kabul ettiğim gibi, şu noktadan hareket etmekle bulunabilir. Benim, bu son dinlediğim karşılıklı şikayetler içinde mübalağa payı ne olursa olsun, hakikat payı da vardır. İhtilalci bir teşekkül değil, bir kanuni siyasi partinin metotları ile çalışan muhalif partinin, iktidar partisi şartları içinde çalışmasını temin etmek lazımdır. Bu zeminde ben, Devlet Reisi olarak, kendimi her iki partiye karşı müsavi derecede vazifeli görürüm.
İdare mekanizması, yani Valilerimiz ve maiyetleri, bir seneden beri çok ağır bir tecrübe geçirmişlerdir. Öyle zamanlar oldu ki, memlekette hükümetin mevcut olup olmadığı bile şüphe götürür idi.
Sorumlu Hükümetin huzur ve asayiş vazifesi münakaşa götürmez. Fakat, meşru ve kanuni siyasi partilere karşı tarafsız, eşit muamele mecburiyeti, siyasi hayat emniyetinin temel şartıdır. Bu arada, siyasi partilere mensup olan veya görünen hususi maksat sahiplerinin şirretliklerini pervasız olarak tesirsiz bırakmak hususunda partilerin dikkat göstermeleri icap eder.
Siyasi partilerin hangisi işbaşına gelirse gelsin, onları, idare mekanizmasında çalışanların, haklarına ve itibarlarına karşı adaletli bir zihniyette olacaklarına inandıracaklardır. 
Zannediyorum ki, Hükümet Reisi ile Muhalefet Lideri arasındaki son tartışmada, iki tarafı sebat ettikleri noktadan ayırmak gayretine düşmeksizin, her iki tarafın bekledikleri şeyleri söylemiş ve temin etmiş oluyorum.
Vatandaşlarıma, Hükümetle ve iktidar partisi ile muhalefet partisi arasında görüşme ve araya girme safhalarını olduğu gibi anlatmış olduğumu ümit ederim. Varmak istediğim netice, başlıca iki parti arasında temel şartın, yani emniyetin yerleşmesidir. Bu emniyet, bir bakımdan memleketin emniyeti manasını taşıdığı için, benim gözümde çok ehemmiyetlidir. Muhalefet, teminat içinde yaşayacak ve iktidarın kendisini ezmek niyetinde olmadığından müsterih olacaktır. Büyük vatandaş kütlesi ise, iktidarın bu partinin veya öteki partinin elinde bulunması ihtimalini vicdan rahatlığı ile düşünebilecektir. Bu neticeye varmak için karşılaştığım güçlükler, çok zaman, yalnız ruhi mahiyette olan amillerdir. Bu güçlükleri yenmek için, siyasi hayatımızı idare eden, iktidarda veya muhalefetteki liderlerin samimi yardımlarını isterim.
Bu beyanatımı, neşrinden önce, Başbakanla Muhalefet Lideri görmüşlerdir. 12 Temmuz 1947 
T.C. Cumhurbaşkanı
İSMET İNÖNÜ

31 Temmuz 2013 Çarşamba

AKİS DERGİSİ: "Geç Aslanım, Geç..."

"Geç Aslanım, Geç...” Dünyanın En Güzel Mizah Yazısı. (Alıntı: 3 Ekim 1960 AKİS Dergisi Sh.7)

29 Temmuz 2013   
AKİS DERGİSİ, 3 Ekim 1960 - Sayı: 320 Sh:7
Kapak Resmi ve Üzerindeki Yazı;
Orhan Erkanlı-Duruşmaların Tanzimcisi
- ALT TABAN

"Geç Aslanım!..."

”Cumhuriyet Başyazarı Nadir Nadi geçen hafta içinde son derece alaka uyandıran ve her yerde konuşulan güzel bir başyazı yazdı: 555 K! Bu hislere  ancak samimi olanların hakkı vardır. diyor. 
Bunda, ancak Bayar – Menderes rejimine karşı samimiyetle vazife almış bir gazetecinin hakkı olan hisleri dile getiriyor, sonra İhtilali sadece kendisinin yaptığını sanmaya başlamış kimseleri pek tatlı, pek nazik şekilde ikaz ediyordu.
555 K.
 İki gün sonra Yeni Sabahta bir başyazı çıktı.  Yazının başlığı gene 555 K idi. Ama altındaki imza şuydu: Kılıçlıoğlu! Belkide asrın mizah tarihine altın harflerle geçecek olan yazı hiç şüphe yok AKİS okuyucuları tarafından alakayla okunacaktır”.,,,,,,,,,
Akise göre Dünyanın En Güzel Mizah Yazısı buymuş.
Geçen gün sayın arkadaşımız Nadir Nadi’nin 555 K. başlıklı yazısını okudum.Tesadüfen o gün bende Ankara’da bulunuyordum. Ne tuhaf rastlayış diye düşündüm.: Ben de o sabah Ankara yollarında bir gezintiye çıkmış, ve tıpkı Nadir Nadi gibi gögsüm, kollarım kabara kabara bu milli inkilabımızda benimde büyük payım olduğunudüşünmüştüm.
Ülvi heyecan
27 Mayıs sabahının o içlere sığmayan ülvi heyacanı ta iliklerimde his etmiştim. Zaten o sabahı unutmak mümkünmüydü.? Sokağa çıkma yasağına rağmen nasıl şuursuzca fırladığımı, gazeteye koşmak, arkadaşlarımı kucaklamak istediğimi, yollarda rastladığım asker ve subayların ( Yasak,geçemezsin) ihtarları ile kendime gelerek, kim olduğumu söyleyince (Geç arslanım, sana çok eziyet ettiler, sende bizden sayılırsın) diye yol verdiklerini bir ömür boyu unutmamak mümkün mü?
Baykuş sesi algısı.
Ben düşünürken daha  gerilere de gitmiş, 6/7 Eylül vakası üzerine gazetemizin feryadlarını, Ulus kapatıldığı zaman  muhalefet liderine sütunlarımızı tahsisi etmek istediğimizi, büyük suistimallerde korkusuzca attığımız başlıkları, Hüseyin Cahid’in  hapse giriş ve çıkış şeklini, neleri neleri hatırlamıştım.Ara sıra kulağıma baykuş sesine benzeyen  sesler de geliyordu. Bu ses,Türk radyosundan bana nebaş,mezar kazıcı,çöl faresi diye bağırıyordu.
Hayali tasvirler.
Bazan da kendimi başımdan boynuma doğru süzülen kanlar içerisinde gece yarısı bir otomobilin köşesinde sallanıyor his ediyordum. Ben de kendimi tıpkı Nadir Nadi gibi günün kahramanlarından farz ediyor, yürüyor da yürüyordum.
Sonra birden çocuk gibi gülümsemeye başladım.
Musıgue de Scene ve devrin romantik duyguları.
Hafızamdan her şey silindi.artık gözlerimin önünde yalnız pırıl pırıl üniformaları, genç genç ve dinamik vucütlarıyla 38 tane Türk subayı daha sonra  emsalsiz bir Türk ordusu belirdi. Adımlarıma ve bu tabloya Üniversite gençlerinin (Yetişin kardeşler,rejim gidiyor) feryatları da bir musigue de scene gibi tempo tutuyordu.
Neymişler ?
Evet, biz neydik ? Bedii’ler, Falih’ler, Çetin’ler, Nadir’ler, ?!
Kalpleri, hürriyet,adalet,  aşkıyla çarpan, ruhlarında ve vücutlarında Victorie de Samothrace heykelinin bütün ileri atılışını taşıyan bu arslanların yanında, kendimize ne büyük paylar ayırmaya çalışıyorduk.
İdare lambası tutmuşlar.
Ama yine de bunları his edebilecek, böyle vehimlere kalkışabilecek bir ruh taşımak ta insanı sevindiriyor, ve bu büyük inkilabımızla canları pahasına  Türk evlatlarını kurtarmak için yürüyenlerin yoluna ışık demek demek belki idialı olur ama, küçücük bir idare lambası tutmuş olabilmenin düşüncesi bile insana sonsuz hazla ürpertiyor.(…)
interakfif yorumS A M E T    O C A K O Ğ L U
YAZARIN NOTU: Akis dergisinin 60/61 yıllarındaki sayılarından bir kaçına  sahaf benzeri bir dükkanda rastladım ve  satın aldım. Biz neler yaşamışız? bir kısmını bu dergiden okumak istedim.
DURDUKÇA FARKLI BİR KOKU ÜRETİYORLAR.
Bu ara, bunları muhafaza sorunum var. Durdukça farklı bir koku üreten, sayfaları ibretlik incilerle dolu Akis dergisinin Ekim 1960 tarihli sayısını incelerken    7. sahifedeki ” Dünyanın En Güzel Mizah Yazısı” başlıklı yukarıda aynen   yayınladığım   yazı dikkatimi çekti.
NEYMİŞ BU DÜNYANIN EN GÜZEL MİZAH YAZISI BİRDE BİZ  BAKALIM.
Neymiş,  bu Dünyanın En Güzel Mizah Yazısı, hele bir okuyayım, bunların mizah anlayışından bizde haberdar olalım,  dedim.  Okuyunca gördüm ki Akisin o zaman ki editörü başlıkta kullandığı ” Geç Aslanım” cümlesi ile aslında; yazısını naklettiği Kılıçlıoğlu’na, yazısındaki tasvir ve tanımlamaları nedeniyle – bunları geç aslanım- demektedir.
BİR YANDA METHİYE DÜZÜYOR DİĞER YANDA İKAZI SÜRDÜRÜYOR.
Akisin editörü;  27 mayıs darbesini (onlar ihtilal diyorlardı) kendisinin yaptığını zannedenleri ve darbeyi sahiplenenleri Cumhuriyet  gazetesindeki  makalesi ile ikaz eden Nadir Nadi’yi , ” Geç Aslanım”  başlıklı yazısında  methiyelerle anlatmakla kalmamış, kendisi de Nadir Nadi’nin  yaptığı  ikazı sürdürmüş.
YENİ SABAH HAK SAHİBİ KABUL EDİLMEMİŞ.
Akis  dergisinin 326 sayısının 7.sahifesindeki  ”Dünyanın En Güzel Mizah Yazısı ” nın muhattabı  Kılıçlıoğlu’nun  o günlerde pek kimseye yaranamadığı anlaşılıyor. 
BU İŞE SEVİNMEYE HAKKI OLANLAR, OLMAYANLAR SINIFLANDIRMASI
27 mayıs darbesini takip eden günlerde kimileri ; darbeye yaranma kuyruklarının fazla uzadığını düşünerek, darbe yandaşlığından hak edilecek  pasta dilimlerinin daha  fazla bölünmemesi için  ortamı  ikaz etme misyonunu üstlenmişler ve darbe taraftarlığını ; bu işte  samimi olanlar  ve  olmayanlar diye ayırırken,  işin pastasını hak edenler ve bu lezzetli pastadan  pay almayı  hak etmeyenler şeklinde kategoriler oluşturmuşlar. 
Ayrıca bu dergideki yazıların içeriğinden anlaşıldığına  göre,  o devrin  bütün itici ve tiksindirici pozisyonlarının baş köşelerine kurulan   akıl hocaları ; yaptıkları ile  -rejimi kurtardıklarını- düşünmekteymiş.! 
FİZİKSEL GÖRÜNTÜYÜ NASIL ALGILIYORLARMIŞ
Dönemin dergi ve gazetelerinde; hakim pozisyon sıfatlarını taşıyanlara ve darbecilere  ilgi çekici bir üslup ile hitap edilmektedir..
VÜCUT TASVİRİ
Vatan kurtarıcılığı ve olağanüstü yetilere sahip olunma   tasvirleri ve  tarihe altın harflerle geçme vurguları  ile yapılmış türlü dolduruşlar yanında, dönemin editörleri ve yazarları darbecilerin fiziksel görüntüleri hakkında  da tığ gibi, aslan gibi, bir  abide gibi  tasvirler ve süslemeler  yapmışlar.
MİSYONLARINDAN VİZYONLARINI OLUŞTURMUŞLAR.
”Tarih önündeki en büyük sorumlulukları yıktıklarının yıkmak istedikleri olmadığını görünce adaletten daha uzaklaşmaları olan”  bu topluluğu  epey dolduruşa getirmiş kimi yazarlar,  Dönemin gazete ve dergilerinin baş köşelerindeki yazı ve tasvirlerin;  bazı  meslek  mensubu gençlerde  demokratik parlamenter rejime, milli irade kavramına  özgün bir bakışı olan  misyonlarını  oluştururken ayrıca kendi   vizyonlarını da  üretmiş oldukları demokratik sürecimizin yollarından bellidir.
BU RESMİN BİR SEBEBİ OLMALIDIR.
Eğer böyle olmasaydı, olayların farklı  pozisyonundaki kişiler ve ülke için, büyük sıkıntılar nedeni olan  tablolar-resimler  nasıl ortaya çıkardı.
ÖZÜRLÜ IŞILDAK SEÇİMİ .
Bir yanda dönemin olaylarına yön verirlerken diğer yanda; demokrasiyi ve halkın siyasi tercih  yeteneğini özgün kriterleri ışığında değerlendiren müdahaleci bir  vizyon oluşmasına hizmet eden bu tip fikir aktivistleri , herkesin  baş gereksinimi olan hukuku değilde, hukuksuzluğu sürekli bir ışıldak yaparak, yanlışlarla  ve hatalarla bezenmiş pek çok girişimi tarih sayfalarına kaydetmişlerdir.  
Gerçekte korumayan  sadece yıkan,yıktıran  ve  yıkılmalara neden olan türlü olaylar  içerisinde yer alan, kalan insanların  nasıl  seçeneksiz ve savunmasız  kalabildiğini hatırda tutmak  gelecek için hayırlı bir iş olacaktır. 
Gündemimizi sırtlayıp türlü yollar kat ederken buluştuğumuz  hüzünlerle bir başımızdayken,; yaptığımız onca şeyle, hesabı mutlaka görülecek kendilerine ait   yüklerini sırtlarına  iyice  yerleştirdiklerimiz, sanki biz bunlara hiç bir şey yapmamışız gibi etrafımızda dolaşarak,  manyetik odaklanma  ile  çıkardıkları  gürültülerin ve meşguliyetlerinin tesiri altındayken , ilgi çekici  başlığına takılıp okuduğum bu yazının  algılattıklarını, bir de şu açıdan değerlendirmek doğru ve hakça olacaktır. 
MİZAH ANLAYIŞLARINA YA TEBESSÜM ETSEYDİK.!
Demokrasimizin zulmet günlerinin popüler dergisi  Akisten aktardığımız   yazı;  kazara  gerçekten iyi bir   mizah yazısı olsaydı da  latifeleri ile bizi   tebessüm ettirseydi.! Yani, darbe mizahı ya bizi de güldürse idi! O zaman  oldukça  trajikomik bir durum ortaya çıkardı ,herhalde.

KİMBİLİR DÖNEMİN MAĞDURLARIN NASIL ÜRPERİYORDU ?

Bu akis dergisinin  haberlerini, yorumlarını, erken tebligatlarını okuyan,   nefret duygusunun ürünü karikatürleri, fotoğrafları gören   tedbirler kanuna sıkıştırılmış darbe mağdurları; kim bilir neler his ediyorlardı acaba o zamanlarda.? Onların bedenlerindeki hukuk duygusunun ritmi acaba nasıldı,VE BU HİS ETTİKLERİ ONLARI NASIL ÜRPERTİYORDU  ACABA ?

Bu yazıma rastlayıp ta 2013 yılında bu nedir böyle,  1960 dergileri ni anlatılıyorlar diyen de çıkabilir.
BUNUN ZAMAN AŞIMI YOKTUR.
Neden,? anlatmayalım.!  Bu işlerde zaman aşımı yok ki. Üstelik bu ara anlatan anlata.Adeta tek tek fişlenip kirli zihinlerde arşivlenmiş  böylesine  dolu bir anlatım hafızası ve en ince detaylara kadar konunun işlenmesi.!
Bunlar yeni alınan bir Tv’nin veya buzdolabının içinden çıkan uluslararası standartlardaki kullanma kulavuzları  bilgisi değildir elbette.Farklı fiziklere uydurulan bu elastiki elbisenin ve o sanal itici duyguların, ve bu  algının üretimini kim yapar?  Kim yapacak, elbette bu haltı yiyenler yapar, yaptırır.
Kendin pişir, kendin ye veya kendin yaz kendi oyna işinin ağır kokularına,çirkin görüntülerine,  işitsel rahatsızlığına alışamama vakalarının da  literetürde   yerinin olduğu bilinen bir  gerçektir. 
Toplumun en ileri nefret duygusunun hedefi olmayı hak edenlerin, sanal ve manyetik algılarla ortak nefret davranışı sergileten sağlıksız düşünceler ve aktiviteler  üretebilmesi; insanlığa ait ortak değerlerin en ciddi meselesidir.
Eğer böyle olmasaydı, kışın karanlık ve soğuk günleri nasıl  olurdu da,  baharmış gibi algılanabilirdi?
Hatta Akisin hayallerinde dahi kendine bir yer bulamamış sonradan gelişen ve yaşama çöreklenen işler nasıl olurdu.?
Bu yazımın konusu olmadığı için, benzer alanlarda ve ortamlarda üreyip,  ayakta kalabilmelerini bir meziyet ürünü görüp, kendi zavallılıklarını fark etmeyenlere ayrı bir şey yazmak fuzuli iş olacak.Yazının bu bölümünde  kendine bir aşinalık veya  şahsiyetine yakışan bir dublaj hisseden de olabilir. Bu oluyorsa bizim için iyi bir şeydir. Bir de bu işin süreklilik kısmı vardır ki neması pek boldur.  Daha evelsi gece, deniz kenarında çimenlere oturan birilerinden duydum,  ”Begüm anlattı”  v.s diyorlardı.
NİTELİKLİ ÇOĞUNLUK – LEZZETLİ SALATA
İnteraktif yorumumuzu noktalarken,  devrin Akis dergisinin sahifelerinde yer alan  bir diğer yazıdan anlaşıldığına göre,;  Akis o zamanlar , Demokratik Parlamenter Rejimin  aracı  olan, ”nitelikli oy çoğunluğunu” lezzetli salata” olarak anladığını  ve anlattığını da belirtelim. S.O
   AKİSİN  3 EKİM 1960 TARİHLİ 360. SAYISININ 14 VE 15. SAHİFELERİ – BİR MÜLAKAT- BÖLÜMÜ.
DEMOKRAT PARTİYİ KAPATTIRAN ADAM – NURİ GEYGEL – 1957Demokratı.
(14 Yıl , 14 dakika süren tek hakimli bir mahkemede bitti.)

15 Temmuz 2013 Pazartesi

Hasan Celâl Güzel

Adnan Menderes’e Ağıt
HasanCelalGuzelBundan 48 sene önce bugün (dün), Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin 9. Başbakanı Adnan Menderes, arkasında hizmet dolu 10 ‘altın yıl’ bırakarak 27 Mayıs darbecileri tarafından alçakça idam edildi. Hiç şüpheniz olmasın ki, O bir şehittir. ‘Demokrasi Şehidi’ filân diyerek lâfı sulandırmanın âlemi yok. Bazıları şehitliği dar anlamda yorumlayıp ille de küffâra karşı kılıç sallayarak ölmek şeklinde anlıyor. O takdirde Hz. Ali’yi, Hz. Hüseyin’i şehit edenler kâfir miydi? Rahmetli Adnan Menderes, tam 10 yıl gecesini gündüzüne katarak, bütün kalbiyle inandığı Allah’ın rızasını kazanmak için hizmet etti. O’nu şehit eden alçaklar bu aziz millete en büyük hıyaneti reva gördüler. Merhum Menderes’in şehit edilişinin en önemli sebebi, O’nun inançlı olması ve Müslüman Türk Milleti’nin manevî değerlerinin yanında olmasıydı. O’nu, İstanbul’da yalnız başına, bir selâtin camiinde sabah namazı vaktinde Hakk’ın huzurunda el açmış gözyaşları içinde duâ ederken; Eyüp Sultan Hazretleri’nin türbesini huşû içinde ziyaret ederken veya Fatih’in türbesinde fatiha okurken görebilirdiniz. 
Kalbindeki iman ve milletine olan sevgisi, daima mütebessim, sevimli, güzel ve nurânî yüzüne vurmuştu. O’nu benim gibi çok seven rahmetli babama, ‘Ne olur, bir defacık o tonton yanaklarından öpeyim’ diye yalvarırdım. DP’nin Malatya yöneticisi olan babam, beni O’na götürdüğünde o kadar heyecanlandım ki, ancak elini öpmeyi düşünebildim. Lâkin O, beni kucağına alarak yanaklarımdan öpmüştü. O, tam bir halk adamıydı. Sevgiyle beslenen bir derviş gibiydi. Halkın arasında insanlarla kucaklaşırken gözlerinin nasıl sevgiyle ışıldadığını görürdünüz. Rakipleri gibi halka tepeden bakmaz, halkın ismini kullanarak ‘cahil’ buldukları halkı küçümsemezdi. O, rakiplerinin deyişiyle ‘Hasoların, Memoların’Başbakanıydı. O’nu şehit ettikleri tarihte 16 yaşındaydım ve Malatya Lisesi 2. sınıf öğrencisiydim. O tarihte milletin büyük çoğunluğuna ‘kuyruk’, ‘gerici’ derlerdi; şimdi de ‘irticacı’ diyorlar… O kara günü çok iyi hatırlıyorum. Bir taşkınlık yapmamam için babam beni odama kilitlemişti. Odamda saatlerce ağlamıştım…
Adnan Menderes’i idam ettirenler CHP zihniyetindeki oligarşik despotlardı. Çok partili demokratik rejimi içine sindiremeyen CHP jakobenizmi ordudaki darbeci odakları tahrik ederek 27 Mayıs’ı hazırlamıştı. Hem Yassıada Mahkemesi’ni(!) kurdurmuşlar, en ağır kararları verdirmek için her türlü teşvikte bulunmuşlar, hem de idam kararlarından sonra timsahın gözyaşlarıyla güya infazı durdurmaya çalışmışlardı. Menderes’in katilleri, sadece Millî Birlik Komitesi’ndeki erâzil değil, Alçak Adalet Divanı’nın postal yalayıcı sözde savcı ve hâkimleri ile darbeci uşağı şerefsiz basın mensuplarıydı.
Bugün Türkiye’de yargı bu derece siyasallaşmış ve tefessüh etmiş ise, bunun başlangıcı Yassıada Mahkemeleri ve darbeciler emrindeki hukukçu bozuntularıdır. ‘Seni buraya tıkan kuvvet böyle istiyor’ diye kararının gerekçesini bildiren bir yargı mensubu kadar şerefsiz birini düşünebilir misiniz?… Ya profesörlük unvanlarından ve kara cübbelerinden utanmadan mevki, mansap uğruna hukuka ihanet eden amorf üniversite hocalarına ne dersiniz?…
Ne yazık ki, bugün de aynı oyunlar oynanıyor; millet düşmanları, çetelerle kolkola darbe hazırlığı yapıyorlar. Gene, siyasallaşmış hukukçular, darbe tahrikçisi kalem erbabı, bu mağdur ve mazlum milletin iradesini askıya almaya çalışıyor.
Menderes, Türkiye Cumhuriyeti’ni demokratikleştiren kişidir. O’nun döneminde gerçek bir ‘halk ihtilâli’ yapılmış ve jakoben oligarşinin hâkimiyeti sarsılmıştır. O’, ‘köylüyü efendimiz’ yapmış, yani halkı egemenlerin zorbalığından kurtarmıştır.
10 Altın Yıl’da gerçekleştirdiği hizmetleri uzun uzadıya anlatacak değiliz. Lâkin bir hizmeti vardır ki aslâ unutulmayacaktır: Bugün semalarımız ‘Tanrı uludur’ yerine ‘Allah ü Ekber’ nidaları ile inliyorsa bunu O merhuma borçluyuz. Esasen 27 Mayıs’da lâikçiliği din yapan oligarşinin ‘İslâmca Ezan’a karşı bir rövanşıdır.
Adnan Menderes, sevabıyla, günahıyla, hizmetleri ve hatâlarıyla artık tarih oldu. Bu necip millet O’nu çok sevdi… Hattâ ölümünden sonra O’nu evliyâlık mertebesinde sayanlar görüldü. Çocuklarının adlarını ‘Adnan’ ve ‘Menderes’ koydular. Yaşarken O’nu sevmeyen CHP yanlıları da, ölümünden sonra sevdiler veya en azından yapılan haksızlıklara üzüldüler. Bugün hâlâ darbecilere hak veren ve O’nu küçültmeye çalışan bir avuç ‘jakoben militarist’ dışında hiç kimse ‘27 Mayıs Cehennemi’nde olan biteni hoş görmüyor.
‘Üstâd’ın Menderes için yazdığı ‘O Zeybek’ adlı ağıttan bir beyitini tekrar yayınlıyorum:
‘Ağla, bir dinmeyen hasretle ağla;
Zeybeksiz yolları gözetle, ağla!’
O’nu ve O’nun gibi şehadet şerbetini içen bakan arkadaşları Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan’ı, içlerimiz acı dolu olarak minnet, şükran ve rahmetle yâd ediyoruz.
O’nun, bunca hizmetten sonra darağacındaki fotoğrafı, siyaset tarihimizin yüzkarası olarak gözlerimizin önünden gitmiyor. O’nu ve arkadaşlarını şehit eden darbecileri ve hukukçuları, buna çanak tutan basını ve oligarşik monarkları ebediyete kadar lânetliyoruz.
Onları şehit eden alçakları kimse hatırlamıyor; lâkin Adnan Menderes ismi, Türk tarihine ve Türk Milleti’nin gönlüne ebediyyen unutulmayacak şekilde yazılmıştır.
Çocukluğumun ve ilk gençlik yıllarımın güleryüzlü, nurlu Başbakanı Adnan Menderes’i gözyaşlarımla, minnetle ve rahmetle yâd ediyorum.
Rahat uyu benim tonton başbakanım…
Nûr içinde yat. Ruhun şâd, mekânın cennet olsun.
***ADNAN MENDERES DEMOKRASİ PLÂTFORMU, 2013

22 Haziran 2013 Cumartesi

ANITMEZAR'DA "DUA VE TÖREN"

Ezanın aslına iadesinin 63. yıl dönümü
"Ezanın aslına iadesinin 63. yılı" dolayısıyla, Sivil Dayanışma Platformu tarafından, merhum Başbakan Adnan Menderes'in anıt mezarında anma programı düzenlendi. 
İSTANBUL: (AA) "Ezanın aslına iadesinin 63. yılı" dolayısıyla, Sivil Dayanışma Platformu tarafından, merhum Başbakan Adnan Menderes'in anıt mezarında anma programı düzenlendi.
Programa katılan AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Süleyman Soylu,  çok anlamlı bir günde, bir vefa topluluğu olarak birarada bulunduklarını söyledi.
Rahmetli Menderes'in ve Demokrat Parti'nin iktidara geldiği 14 Mayıs 1950 tarihinden hemen bir ay sonra, milletin özlemleriyle buluştuğu en önemli günün anması için bir
arada olduklarını belirten Soylu, "Bir taraftan rahmetli (Adnan) Menderes'in bir taraftan rahmetli (Fatin Rüştü) Zorlu ve (Hasan) Polatkan'ın ve hemen yanı başımızda bulunan rahmetli (Turgut) Özal'ın huzurunda bir tarihi yad ediyoruz. 
Özlemlerimizi yad ediyoruz. Burada andığımız esas itibariyle demokrasinin bir erdemidir. 14 Mayıs 1950'den hemen bir ay sonra gerçekleşen, 'ezanın aslıyla buluşması' aslında milli iradenin bir erdemidir. 
Aynı zamanda sandığın bir erdemidir. Milletimizin genel hasretinin bir erdemidir. Bu vatan, bu bayrak ve bu ezan, bu milletin kutsalları olarak tanımlanmıştır" dedi.   
Türk milletinin, ezanı, bayrağı ve milletiyle tarif edildiğini ifade eden Soylu, şunları kaydetti: "1960 darbesinin en önemli sebeplerinden birisidir ezanın aslıyla buluşması. 1960 darbesine Türkiye'yi götüren o kinin, nefretin, entrikaların, oyunların, hakaretlerin ve iftiraların sebebidir. Hazmedememişlerdir, milletin kendi inancı ve kendi kutsallarıyla buluşmasını... 
Rahmetli Menderes 1950 yılından sonra ezanı aslına çevirmeden önce, bir büyük anlayışı ortaya koyuyordu.  Yine bugünkü gibi... Bugün sayın başbakanımızın ortaya koyduğu gibi önemli bir söz söylüyordu. Tarihe altın harflerle yazılan bir söz; 'Bu millet rüştünü ispat etmiştir. Esas inkılap, demokrasi inkılabıdır' diyor.  Yani dayatılan birçok şeye rağmen bu milletin kendi iradesini, huzurunu,  özgürlüğünü ve bağımsızlığını ortaya koyduğu süreci anlatmaya çalışıyordu.  
Bu millete öyle güzel günler yaşattılar, Allah mekanlarını cennet eylesin. 
Bu milletin dualarını, Fatihalarını aldılar."O döneme tanıklık eden insanların, kendisinden önce yaptıkları konuşmalarda anlattıklarını büyük bir ilgi ve dikkatle dinlediğini ifade eden Soylu,  bu milletin çok zor günler geçirdiğini ama kendi iradesine, kararlılığına, değerlerine ve tarihine yaslanarak zor günlerden kurtulduğunu söyledi. "Kuran-ı Kerim'in seçmeli ders olacağı kimin aklına gelirdi" Türkiye'deki sosyal ve eğitim alanındaki gelişmelere de değinen Soylu, "Kimin aklına gelirdi ki; Kuran-ı Kerim liselerde seçmeli ders olarak okutulacak. Kimin aklına gelirdi ki, Hz. Muhammed'in hayatı bu okullarda, kendi ülkemize, neslimize ve geleceğimize ders olarak okutulacak. Çok önemli adımlar atıldı. Bugünkü ortaya çıkan meselelerin nereden neşet ettiğini başka yerlerde aramayınız. 
Bu milleti şekillendirmeye çalışan ve bu milleti istediği noktaya getirmeye çalışanların, bugün ortaya koyduğu senaryonun içerisinde olduğumuzu lütfen düşünmenizi istiyorum. 
Dün camileri ahıra çevirdiler. 
Dün camilere ve kutsallarımıza birer birer hakaret ettiler. 
Bugün aynı zihniyet farklısını ortaya koymamaktadır. Bugün ayakkabıları ve bira şişeleriyle beraber camilerimize musallat oldular. İnançlarımıza ve değerlerimize musallat oldular" diye konuştu. 
Dünkü zihniyetin bugün değişmediğini ifade eden AK Pati Genel Başkan Yardımcısı Soylu, sözlerini şöyle tamamladı: "Tek parti iktidarının idaresinin zihniyeti, aynen bugün de devam etmektedir. Bugün saldırıların ve milletin mazlumlarının bir şekilde idam edilmesinin altında, tam anlamıyla bu vardır. 
Bugün İstanbul'dayız. Adnan Menderes ve arkadaşlarının aynı zamanda rahmetli Turgut Özal'ın huzurundayız. Hepsinin hikayesi aynıdır. Bu ülkede kavga yıllardan beri bu ülkenin temel değerlerine sadık olarak yaşamak isteyenlerle, onları istediği şekle sokmak isteyenler arasında devam etmektedir. 
Bu bugün de yarın da devam edecektir. Milletin hangi safta olduğunu bilmektir önemli olan. Millet kendine sahip çıkan, değerlerine sahip çıkan insanların safındadır. Bugün milletin kahramanları ve sayın başbakan olmak üzere, büyük bir mücadelenin şuuru içindedir. Bu ezanı, bayrağı ve temel değerlerimizi, güçlü ve zengin olarak bütün dünyada anlatmaya yönelik bir anlayışın temsilcileriyiz." 
Konuşmaların ardından Adnan Menderes ve arkadaşları için anıt mezarı başında Kuran-ı Kerim ve dualar okundu. Anma programında ezanın aslına dönmesiyle ilgili pankartlar da açıldı.
16 Haziran 2013 16:43 (Son güncelleme 16 Haziran 2013 16:46)
(aa)- ANADOLU AJANS -